Rasyonel seçmen efsanesi

Birkaç gün önce Bahçeşehir Üniversitesi?nde ülkemizin önde gelen siyasal bilimcilerinden Prof. Dr. Yılmaz Esmer?in ?Rasyonel Seçmen Efsanesi? konulu konferansını izledim.

Birkaç gün önce Bahçeşehir Üniversitesi’nde ülkemizin önde gelen siyasal bilimcilerinden Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in ‘Rasyonel Seçmen Efsanesi’ konulu konferansını izledim. Prof Esmer, özellikle ABD’den ve bizden örnekler getirerek, seçmenlerin oy kullanırken akılcı değil duygusal davrandıklarını anlattı. Bu duygusallık, pek çok kez, seçmenlerin kendi somut çıkarlarının tam tersi yönde oy kullanmasıyla bile sonuçlanabiliyordu. Örneğin, çocukları Vietnam’a asker olarak gitmesi en olası kesimler, savaş yanlısı adayları destekleyebilmişti!
Bizde de bunun pek çok örneğini bulabiliriz.
Prof. Esmer gibi ben de, imaj çağında daha da ağırlaşan bu durumun, çağdaş demokrasiler açısından çok ciddi bir sorun oluşturduğunu düşünüyorum.
Burjuvazinin aristokrasiye karşı verdiği savaşım sürecinde, modern demokrasi kavramı oluşurken en merkezdeki fikir, ‘insanın rasyonel bir yaratık olduğu’ iddiasıydı. Gereken bilgi verilirse o, iyi ile kötü ya da doğru ile yanlışı ayırt edebilecek akli yetiye sahipti. Bu yüzden, kendisini Tanrı adına yönettiğini iddia edenlere ihtiyacı yoktu. Kendi kendisini pekâlâ yönetebilirdi. Yeter ki kapsamlı ve doğru olarak bilgilendirilsin.
Prof. Esmer, günümüz koşullarında salt bilgilendirmemin bile yeterli olmadığı kanısındaydı. Çünkü insanlar kendilerine verilen bilgileri var olan zihinsel çerçeveleri içine yerleştiriyor, duygusal nedenlerle taban tabana zıt sonuçlara varabiliyorlardı.
Gerçekten, bir siyaset adamının konuşmalarında kaba saba sözler etmesini, birisi ayıplanacak bir terbiye eksikliği sayarken, bir başkası yiğitlik ve mertlik işareti olarak görebiliyor.
Tüm bu nedenlerle, bir ülkede zaman içinde oluşmuş oy blokları arasında büyük kaymalar beklemek gerçekçi sayılmazdı. Örneğin ABD’de, George W. Bush’un Irak fiyaskosuna ve ekonomik krize rağmen ‘büyük zafer’ kazanan Obama oyların yüzde 52’sini alabilmişti. Seçmen rasyonel olsaydı farkın çok daha büyük olması gerekirdi.
Prof. Esmer’e göre, özellikle iki partili yerleşmiş sistemlere sahip olan ülkelerde seçimin kaderini, değişime açık olan yüzde 10-15’lik bir azınlık belirliyor. Yoksa, partisine duygusal olarak bağlı olan büyük çoğunluk için oy değişimi pek olası değil.
Prof Esmer’in söylediklerinden ve konferanstan sonra yaptığımız konuşmalardan ben şu sonuca vardım:
29 Mart seçimlerinde, temel ayrım gene ‘sağ’ (üçte iki) ve ‘sol’ oylar (üçte bir) arasında olacak. Artık kemikleştiğine inanılan bir ayrım, iktidardaki AKP’yi yapısal olarak avantajlı konuma yerleştiriyor...
Çünkü onun havuzu daha büyük.
Daha küçük havuzdaki ‘sol’da, CHP+DSP+diğerleri yüzde 40 sınırını zorlarlarsa başarılı, yüzde 30’un altında kalırlarsa başarısız ilan edilebilirler.
Peki ya büyük havuzdaki diğer balıklar?
Yani MHP, Saadet Partisi ve BBP? AKP sandıkta zorlanır ve yüzde 40 dolaylarına inerse, bu daha çok onların marifeti olacaktır. Duygusal seçmenin havuz değiştirmesi zordur, havuzda balık değiştirmesi daha kolaydır.
Konferansın sonunda, rasyonel olmayan seçmen çoğunluklarının demokrasi açısından doğurabileceği sakıncaları da tartıştık. Prof. Esmer, demokrasiyi rasyonel olmayan seçmenden korumanın yolunun, sistemin kendisini rasyonel hale getirmek olduğunu düşünüyor ki, bütün başarılı demokrasilerde bunu görüyoruz. Güçlü Anayasa Mahkemesi, iki meclisli yasama organı, tam bağımsız yargı, adil seçim yasası, gerçekten özgür basın gibi öğeler, getirdikleri rasyonellikle sisteme meşruiyet kazandırıyor.
Bu konuları başka vesilerle de bol bol tartışacağımıza şüpheniz olmasın. Hele şu 29 Mart’ı geçelim ve bakalım havuzlarda durum nedir...