Rüzgârlı tepe

Türkiye'nin eksen değiştirip değiştirmediği, Doğu'ya sürüklenip sürüklenmediği, Ortadoğu bataklıklarına saplanıp saplanmadığı son zamanlarda çok tartışılıyor.

Türkiye’nin eksen değiştirip değiştirmediği, Doğu’ya sürüklenip sürüklenmediği, Ortadoğu bataklıklarına saplanıp saplanmadığı son zamanlarda çok tartışılıyor.
Bunun çeşitli nedenleri var. Bir tanesi, daha önce de yazdığım gibi, halen Türkiye’yi yönetmekte olan kadroların İslamcı kökenden gelmeleri, Batı’dan nefretin en azından kuşkunun entellektüel formasyonlarının ana tabakalarından birisi olması ve hayat tarzı olarak kendilerini Batı’dan çok Doğu’ya yakın hissetmeleri.
Hemen hepsinin eşlerinin başlarının örtülü olması bu tarzın en göze çarpan simgesel işaretlerinden birisi...
İçki içmemeleri, dans etmemeleri, kadın erkek bir arada fazla bulunmamaları, mayoyla
deniz girmemeleri gibi gibi başka simgesel örnekler de verilebilir. Ayrıntılardan değil, bütüncül bir hayat tarzından söz ediyoruz.
Konunun böyle bir kültürel boyutu olduğu unutulmamalı... İnsan kimlerle kendisini daha rahat hissediyorsa onlarla birlikte olmak ister...
Tüm anketlerde karşımıza çıkan muhafazakârlaşma dediğimiz olay da tepedeki bu tercihin toplumda gittikçe daha yaygın kabul görmesidir. Görünüşümüzü değiştirmesidir.
Genel görünüme baktığımızda, küreselleşmenin ters etkilerine rağmen, kültürel olarak Doğu’ya kaydığımız yadsınamaz.
Bu da siyasi kaymaları toplum tarafından daha kabul edilebilir hale getirmektedir.
Ahmedinecad’ın bu ülkede en beğenilen yabancı lider seçileceği bundan 10-15 yıl önce aklınızın köşesinden geçer miydi? Ya İsrail büyükelçisine Karadeniz kentlerinde atılan yumurtalar?
Ama şimdilik fazla endişe etmeyin; birileri ne kadar gayret ederse etsin, Türkiye o kültürün kesin hegemonyası altına girmeyecektir. Bu ülkenin coğrafyası da, geçmişi de, demografik yapısı da buna engeldir.
Bir süredir, kültürel sarkaç, Doğu’ya gitmektedir. Geri döneceği dönem de gelecektir.
Ben Türkiyemizi rüzgârlı bir tepeye benzetirim. Her rüzgâra açıktır. Lodos, poyraz, karayel, kıble, batı... Hepsi vurur yüzümüze. Hepsinin etkisini hissederiz.
Türkiye’nin biricikliğinin nedenlerinden birisi de budur. Cumhuriyet’in ‘özel’ olması da buna dayanır.
Coğrafya ve tarih olarak bunları daha önce bu şekilde yaşamış bir ülke yoktur. O yüzden sık sık ‘haritası çizilmemiş sular’da gittiğimizden söz ediyorum.
Tüm rüzgârlara açık olmanın orta dönemde iki sonucu olabileceğini düşünüyorum:
Bir: Türkiye tüm medeniyet ve kültürlerden aldıklarıyla 21. yüzyılın en özgün kültürel sentezlerinen birini yapar. Özgür, demokratik, kalkınmış, adil ve yaratıcı bir ülke olarak pırıl pırıl parlar.
İki: Türkiye üzerine yüklenen farklı rüzgârlara dayanamaz, kafası karışır, ‘özel’liğini kaybeder, âleladeleşir, postmodern bir ucubistana döner. Şizofrenik bir çaresizlik içinde paryalaşır ve rüzgârlar arasında paylaşılır.
Hangisi? Henüz bilmiyoruz. Çünkü bizden önce hiç kimse yaşamadı.