Şam'da kayısı

Geçen pazar günü çıkan 'Şam-Halep hattı' başlıklı yazımı okuyanlar soruyorlar: "Peki, son kararın nedir? Şam mı, Halep mi?"

Geçen pazar günü çıkan ‘Şam-Halep hattı’ başlıklı yazımı okuyanlar soruyorlar:
“Peki, son kararın nedir? Şam mı, Halep mi?”
Çünkü o yazıda, daha önce gördüğüm ve sarı taş binalarıyla çok kişilikli bulduğum Halep’ten sonra Şam’daki ilk izlenimimin hayal kırıklığı olduğunu söylemiştim. Ancak henüz dillere destan ‘Eski Kent’e inmediğimi de eklemiştim.
‘Şam mı, Halep mi?’ sorusunun yanıtını yazının sonuna bırakıp, şunu itiraf edeyim. İki buçuk günlük ziyaretin en unutamayacağım yanı bir yemek oldu. Kentin 30 kilometre kadar kuzeyinde, Saydnaya yöresinde, aksırasıya tıksırasıya yediğimiz bir yemek.
Hayatımda ikinci kez aynı hatayı yaptım ve sıra asıl yemeklere gelmeden tıka basa doydum. Böylece harika bir ziyafeti bir anlamda kaçırdım.
Birincisi, 1964 yılında İtalyan Alpleri’nde Piedmont yöresinde bir lokantadaydı. Torino’da bir öğrenci konferansına katılıyorduk. Dağın eteklerinde bir lokantaya götürdüler ve ‘Piedmont tarzı bir akşam yemeği’ yiyeceğimizi söylediler. Özelliği nedir diye sorduk. 101 çeşit yiyecek sunulacağını belirttiler. İnanmadık.
Derken hepsi birbirinden lezzetli yiyecekler gelmeye başladı ve daha ilk düzineye ulaşmadan
tıka basa doydum. Daha sonrakiler, yani asıl yemekler, melul mahzun önümden gelip geçti...
Şam yakınlarında, binlerce müşteriyi sığdırabilecek kadar büyük olan lokantada (Galiba ‘Cennet Sofrası’ gibi bir şeydi adı) Piedmont’u aratmayan, hatta taze sebze ve meyveler açısından onu gerilerde bırakan bir ziyafet başladı.
Ve ben gene aynı hatayı yaptım, sekizinci tabakta tıkandım. İnanır mısınız, sonraki iki gün de hiç yemek yemedim, çünkü yalnızca midem değil gözüm de doymuştu.
Gaziantep-Antakya-Halep yöresi mutfağını sevenlere müjde: Hiç çekinmeden daha
güneye, yani Şam’a inebilirler. Midelerinin bayram yapacağına şüphem yok!
Kimi okurlarımın ‘Eyvah, Haluk Şahin de yemek yazarı oldu!’ diye kaygılandıklarını görür gibiyim. Korkmasınlar, özel bir yemek düşkünlüğüm yoktur. Yaşlanan gazetecilere gurme muamelesi yapıldığını biliyorum, arada bir medyadan beni de arayıp yeme içme konusunda sorular soruyorlar ama, hayatıma o sıfatı da sığdırabileceğimi sanmıyorum.
Ancak, şunu da söyleyeyim: Ülkemizin ünlü yemek yazarlarından bazılarını onların böyle özel merakları olduğunu kimse bilmezken tanımışlığım, birlikte yemek yemişliğim vardır. Bunlar arasında Murat Belge’yi, Tuğrul Şavkay’ı, Ahmet Örs’ü ve Mehmet Yaşin’i sayabilirim.
Mehmet ben onu tanıdığımda yemeyi ve gezmeyi ayrı ayrı severdi. Sonra bir yolunu buldu, yemek için gezmeye başladı. Sanırım hem gezip hem de yediği için ona para bile veriyorlar! İş dediğin böyle olmalı!
Şam’a dönecek olursak... Ünlü Emevi Camii biz gezdiğimizde panayır yeri gibiydi.
İbadet edilen yerlerde İranlı kadın ziyaretçilerin hep bir ağızdan lahmacun yemeleri de uhrevi havayı bozuyordu. Ben ibadet yerlerinin sessiz ve dinginini severim. Ve içinde yemek yenmeyenini!
Osmanlı’dan kalma ünlü Kapalı Çarşı’da da çok özel bir şey görmedim. Evet, Kahire çarşısı kadar pis değil, esnaf da daha efendi, ama benim gibi, kapalı çarşıların en güzellerini Bursa (1958 yangını öncesi) ve İstanbul’da görmüş biri için fazla etkileyici değil.
Hıristiyan mahallesinin ve antikacıların bulunduğu Eski Kent görmeye değer...
En önemlisi genel mimari üslup: İs ve kurumla kaplanmış ve pencereleri sımsıkı kapalı beton binalarıyla Şam insana kasvet veriyor.
Ben oyumu sarışın Halep’ten yana kullanıyorum.