Susuz yaza hazırlık

Cuma akşamı bir toplantıda havalarla ilgili yazılarıyla ve Açık Radyo'daki konuşmalarıyla tanıdığımız Prof. Dr. Miktad Kadıoğlu'na rastladım. Ter içindeydi.

Cuma akşamı bir toplantıda havalarla ilgili yazılarıyla ve Açık Radyo'daki konuşmalarıyla tanıdığımız Prof. Dr. Miktad Kadıoğlu'na rastladım. Ter içindeydi. Nedenini, 'İstanbul trafiği ve küresel ısınma' şeklinde açıkladı.
'Küresel ısınma tabiii!' diye ona takıldım, 'Yıllardır söyleye söyleye nihayet getirdiniz. Bir şey 40 kez söylenirse gerçek olurmuş!'
Gerçekten bu konuda bir kitabı da olan Kadıoğlu ('Küresel İklim Değişimi ve Türkiye: Bildiğiniz Havaların Sonu', 2. baskı, Güncel Yayıncılık, 2007) yıllardır küresel ısınmaya dikkatleri çekmeye çalışıyor (Bu alanda Ömer Madra'nın da hakkını yiyemeyiz!) ama fazla etki yaratamıyordu. Pek çok kişi havaları 'havadan sudan' bir konu sayıyor, sorumluluğun insanlara değil Tanrı'ya ait olduğunu düşünüyordu.
Oysa, gene cuma günü yayımlanan bir Birleşmiş Milletler raporu yaşanmaya başlanan büyük felakette asıl suçlunun insanlar olduğunu gayet net bir dille açıklıyor.
Durumun vahametini vurgulamak için şöyle diyelim: Heyecanla beklenen patoloji raporu geldi ve sonuç çok kötü çıktı! Çok, çok kötü!
Rapora göre üzerinde yaşadığımız gezegen 'kıyametsel boyutlarda' bir kriz ile karşı karşıya. Yakın gelecekte kuraklık, açlık, seller ve yangınlar var. Denizlerin yükselmesi ve kıyı yerleşimlerinin sular altında kalması var.
Şu sonuca varılmış: Küresel ısınma artık geri döndürülemez bir aşamaya gelmiştir. Frenleri tutmayan bir tren gibi yokuş aşağı koşturmaktadır. Yapılabilecek tek şey, acil önlemler alarak trenin yavaşlamasına çalışmaktır.
Bu haber herkes için kötü ama bizim için daha da vahim: Biz, o ipini koparmış trenin çarpışmada en çok hasar görecek olan ön vagonlarından birisindeyiz.
Üç tarafımız denizlerle çevrili; buna karşılık, tatlı su kaynaklarımız sınırlı; sera gazı üretiminde frene değil gaza basmaktayız; böyle bir acil durumun gerekli kılacağı toplumsal disiplin ve bilinçten yoksunuz.
Görece yoksul bir ülke olduğumuzu da unutamayız.
Yaklaşan felaketle mücadelenin elbette küresel düzeyde yapılması gerekiyor. Ancak, ABD, Çin ve Avustralya'nın tutumları umut kırıcı. Avrupa Birliği ise bu konuda insanlığa örnek olabilecek bir kararlılık sergiliyor.
Ülke düzeyinde de yapılması gereken şeyler var.
Kyoto antlaşmasının süresi 2012'de bitiyor, Türkiye hâlâ imzalamadı!
Bireysel düzeyde de yapılması gerekenler çok. Örneğin, su tasarrufu konusunda. Diş fırçalarken musluğu kapatmak gibi...
Bunlar kimilerine komik, Don Kişot'ca eylemler gibi görünebilir, ama siz onlara bakmayın. Şişli Belediyesi'nin o çok beğendiğim sloganında dediği gibi 'Damlaya damlaya çöl olur!' Her damla suyun kıymetini bilmeliyiz.
Örneğin ben bu yaz, çiçeklerimi, sebze meyve yıkamak için kullandığımız suyla sulamak için gereken önlemleri alıyorum.
Böyle güzel bir bahar günü sizi bu türden tatsız haberlerle üzmek istemezdim. Gelin görün ki, kış yaşanmayınca baharın da fazla tadı olmuyor!