Türkiye hâlâ laik bir ülke mi?

Biliyorsunuz ben laiklik konusuyla yatıp kalkan bir yazar değilim. Üstelik şu günlerde gene çok hassas bir konunun, Kürt sorununun, gündemde olduğunun farkındayım.

Biliyorsunuz ben laiklik konusuyla yatıp kalkan bir yazar değilim. Üstelik şu günlerde gene çok hassas bir konunun, Kürt sorununun, gündemde olduğunun farkındayım. Gene de son zamanlarda, belki biraz da Ramazan’ın etkisiyle, sık sık sorduğum bir soruyu dikkatinize getirmek istiyorum:
“Türkiye Cumhuriyeti hâlâ laik bir ülke sayılabilir mi?”
AKP iktidara geldiğinde ‘gıdım gıdım dinileşme’ tehlikesinden çok söz edilmişti. Bu partinin gücünün sistemi doğrudan değiştirmeye yetmeyeceğine, ama minik değişiklikleri zaman içine yayarak amacına yaklaşabileceğine değinilerek, suyu yavaş yavaş ısıtılan tenceredeki kurbağa örneği verilmişti.
Liberal arkadaşlarımız, müthiş demokratik refleksleriyle, bunun yersiz ve laikçi bir tepki
olduğunu haykırmış, laiklik karşıtlarından kocaman bir aferin almışlardı.
Aradan yıllar geçti. Artık bu konu fazla tartışılmıyor. Ama, bence siyaset bilimcilerinin tamamen nesnel ölçütlerle sormaları gerekiyor:
“Türkiye Cumhuriyeti hâlâ laik bir ülke sayılabilir mi?”
Derin laiklik tanımlamalarına ve analizlerine girmeyeceğim. Diyelim ki laiklik, bize fi tarihinde Yurtbilgisi derslerinde öğrettikleri gibi, din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Ya da, gene o derslerde öğrettikleri gibi, devletin resmi bir dini olmamasıdır. Ya da, laiklikten nasibini en az alanların bile onayladıkları üzere, devletin dinler arasında ayrım yapmaması, hepsine eşit davranmasıdır.
Eğer öyle ise, bir siyasi parti, hele hele ülkeyi yöneten iktidar partisi, bir dini ibadet ritüelini düzenleyebilir mi? Dikkat edin, mensupları katılabilir mi diye sormuyorum, doğrudan doğruya adı ve amblemi ile bir dini merasimin düzenleyicisi olabilir mi diye soruyorum.
Laik bir ülkede olamaması gerekir. Ama önceki gün Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Ankara örgütü bir iftar yemeği düzenledi, Başbakan, Bakanlar ve milletvekilleri katıldılar. Üstelik ülkemizi resmen ziyaret etmekte olan NATO Genel Sekreteri Rasmussen’i de yanlarına aldılar.
Söyler misiniz, yukarıda saydığımız laiklik kriterleri çiğnendi mi yoksa çiğnenmedi mi? Din işleriyle devlet işleri birbirine karıştı mı yoksa karışmadı mı? Bir dine devletin resmi dini muamelesi yapıldı mı yoksa yapılmadı mı? Örneğin Noel ve Yom Kippur’da benzer uygulamalar yapılmadığına göre, devlet dinler arasında ayrım yaptı mı yapmadı mı?
Bu iftar yemeği bir sivil toplum kuruluşu
tarafından düzenlenmiş olsa, bu sorulardan hiçbirini sormazdım. Başkalarına zarar vermemek, kin ve nefret yayıcılığı yapmamak kaydıyla, isteyen istediği ibadeti yapar. Başbakan dahil parti üyeleri de mümin ya da konuk sıfatıyla ona katılabilirler. Laiklik bununla çelişmez. Ama, devleti ibadete karıştıramaz. Karıştırırsa sorarlar:
“Böyle laiklik olur mu?”
Benzer bir soruyu Çankaya’da verilen iftar yemekleri için de sorabiliriz. Cumhurbaşkanı’nın başkaları tarafından verilen iftarlara katılması başkadır, devletin en yüksek simgesel makamını bir dinin ibadetine açması başka...
O zaman, yukarıdaki ölçütler açısından, o soru çıkar karşımıza:
“Bu laikliğe uygun mu?”
Şu sıralar İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait üstgeçitlerde, bilbordlarda Ramazan’ı öven
özdeyişler asılı. Belli ki, bunlar kamu görevi yapan ve bu yüzden devletin laiklik ilkesiyle bağlı olan yöneticilerin kararıyla oraya kondular. Söylenenlere de itirazım yok. Ama, bir dinin ibadetine gösterilen bu resmi ilgi, yukarda tanımını verdiğimiz en basit laiklik kavramına uyuyor mu? Bu durumda Belediye aynı yerleri diğer dinlerin ya da mezheplerin ibadetleriyle ilgili mesajlara ayırır mı?
Buna benzer başka örnekler de verebilirim. O kadar çok örnek verebilirim ki, sormam yadırganmamalı:
“Türkiye Cumhuriyeti hâlâ laik bir ülke sayılabilir mi?”