Türkiye nereye gidiyor?

Din, tüketim, özgürlük, mahalle baskısı, çağdaşlaşma, muhafazakârlaşma bulamaç oluyor.

Konda'nın Milliyet'te yayımlanan ve son dört yılda başını türbanla örtenlerin sayısının dört kat arttığını gösteren araştırma bulgularından sonra eminim pek çok yerde, pek çok kişi soruyor:
'Türkiye nereye gidiyor?'
Bu soruyu soranların önemli bir çoğunluğunun 'Tüm kadınların mecburen örtündüğü bir şeriat ülkesi olacak' türünden korkulu yanıtlar verdiğine kuşku yok.
'Oh oh, nihayet 1923'ten bu yana yükselen grafiği tersine çevirdik, Türkiye aslına dönüyor' diye düşünenlerin de bulunduğunu tahmin edebiliriz.
Son bulgulardan sonra 'Türkiye nereye gidiyor' sorusunu bana soracak olursanız yanıtım 'Bilmiyorum' olacaktır. Dahasını da söyleyeyim: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bilmiyor.
İslamcı gizli gündemi olanlar da bilmiyor, ulusalcı refleks bekleyenler de bilmiyor.
Kimse bilmiyor.
Türkiye 22 Temmuz 2007'den beri daha önce haritası çizilmemiş arazide yol almaktadır. Uzun yıllar boyunca çok kullanılmış olan frenlerinin de artık iyi çalışmadığını söyleyebiliriz.
Arazinin durumuna göre hoplaya zıplaya gideceğiz bir süre, öyle görünüyor.
Pandora'nın kutusu açıldı, ama içinden bir değil iki cin çıktı:
Bunlardan bir tanesi, Tarhan Erdem'in araştırmasının da ortaya koyduğu üzere, dinsel muhafazakârlaşmadır. Yerel yönetimlerden sonra merkezi yönetimin de İslamcı kadroların eline geçmiş olması bu yönelimi güçlendiriyor. Zaten fena halde 'konformist' olan insanlar ekmek parası, makam, terfi, kazanç uğruna muhafazakâr simge ve davranışlara yöneliyorlar. Kadınlar kapanıyor, erkekler namaza gidiyor, çocuklar oruç tutuyor.
Bu muhafazakârlaşma selinde laik kesim geleneksel zeminlerini bir bir kaybederek marjinalleşme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor. Ortaya, başlangıçta düşlenenden farklı bir Türkiye çıkıyor.
Ama nasıl bir Türkiye? İşte bunu kestirmek sanıldığından daha zor. İşte bunu kimse bilmiyor.
Çünkü ikinci cin de devrede. Ona küreselleşme diyorlar. Bu güç, daha önce kapalı kalmış tüm kapıları, pencereleri, dolapları açıyor. Müminleri
sıkı bir tüketiciye, Noel ve ramazan gibi dinsel olayları ise tüketim ritüellerine çeviriyor.
İlk cine göre, iyi bir Müslüman israftan kaçınır, gösterişsiz bir yaşam sürer, dünyevi olana küçümseme ile bakar. İkinci cine göre ise her şey tüketim için araçtır. Tüketim-temelli-hayat-tarzı 21. yüzyılda yaşamanın olmazsa olmazıdır.
Hem durmadan lüks mağazalarla dolu yeni alışveriş merkezleri açılmasını teşvik edeceksin, hem de ortaya tekdüze bir Müslüman toplumun çıkmasını bekleyeceksin!
Olacak şey değil tabii ki.
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de, garip, melez yapılar çıkıyor karşımıza. Din, tüketim, özgürlük, mahalle baskısı, çağdaşlaşma, muhafazakârlaşma bulamaç oluyor.
Bunlara sentez adını vermek mümkün değil.
Ne denmesi gerektiği ve sonunda nasıl bir görünüm kazanacağı da belli değil.
O yüzden, biliyorum diyenlere kulak asmayın. Türkiye'nin nereye gittiği de bilinmiyor.