Washington ve Ankara: İki kültür

Barack Hussein Obama?nın 44. ABD Başkanı olarak görevi devir alış törenlerini televizyondan izlerken, Amerikan başkentinde egemen olan siyasal kültürden kesitler...

Barack Hussein Obama’nın 44. ABD Başkanı olarak görevi devir alış törenlerini televizyondan izlerken, Amerikan başkentinde egemen olan siyasal kültürden kesitler görmüş olduk. Olağan bir refleksle, bunları bizim başkentimize egemen olan siyasal kültürle karşılaştırdık.
Hem Washington’da hem de Ankara’da yaşamış, her iki siyasal kültürü de işbaşında gözlemiş biri olarak Washington’daki törenle ilgili notlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum:
Neredeyse 24 saat devam eden devir teslim töreninin, eşitliğe dayanan bir Cumhuriyet için aşırı görkemli olduğu söylenebilir. Büyük kalabalıklar, yeminler, top atışları, bandolar, resmi geçitler, balolar...
Sanki seçimle görev değişimi değil, bir imparatorun taç giyme töreni...
Bunun bir nedeni, Amerikalıların kraliyet konusundaki çelişkili duygularıdır. İngiliz kralına isyan ederek egemenliklerini kazandıkları için Cumhuriyet’leriyle övünürler, ancak renkli törenleri ve gelenekleri nedeniyle İngiliz sarayını gıptayla izlerler.
Benzer bir çelişki ‘devlet’ kavramında da karşınıza çıkar. Söylemlerine baktığınızda en devlet muhalifi görünen siyasetçiler bile Amerikan devletinin tören geleneklerine harfiyen uymaktan geri durmazlar. Örneğin, ‘küçük devlet’ yanlısı olarak Amerikan sağcılarının gönlüne taht kuran Ronald Reagan böyleydi. Çok farklı bir yerden gelen Barack Obama da o gün hep ‘devletimiz’, ‘atalarımız’, ‘geçmişimiz’ türünden şeyler söyledi.
Bayraklar ve devlet sembolleri dört bir yandaydı: Ankara’nın tersine, Washington ülkenin kurucu sembollerinin sorgulanması evresini geride bırakmış.
ABD’de siyasal sistem bu gibi zor dönemleri bir çeşit yenilenme, temizlenme, yeniden meşruiyet edinme vesilesi olarak kullanıyor. Watergate’ten sonra böyle olmuştu. Nixon’un çevirdiği dolaplar yüzünden ‘Sistem çürümüş’ diyenlere, ‘Bakın bu sistem kendi kurumlarıyla kendi kendisini temizleyebiliyor, adeta küllerinden yeniden doğabiliyor,’ denmişti. 
Bu kez de Obama, George W. Bush’un adıyla simgeleşen siyasal ve ekonomik bir çürüme döneminden sonra başkan oldu. Şimdi bakıyorum aynı detoksifikasyon (arınma) söylemi devreye girmiş: Gördünüz mü diyorlar sistemimiz ne kadar esnek ve başarılı; genç bir Afrikalı kökenliyi bile en başa geçirebiliyor.
Büyük krize rağmen, halkın sisteme güveninin arttığı kamuoyu yoklamalarından anlaşılıyor.
Bir başka fark, halef-selef ilişkilerine egemen olan nezaket. Hemen hemen her konuda çok farklı görüşleri olan Obama’nın, selefi Bush’u uğurlarken ona ne kadar dostça sarıldığını gördünüz mü?
Washington kültüründe de öfke ve nefret var kuşkusuz, ama kabalık en büyük siyasal günahlardan biri sayılıyor. O yüzden, farklı partilerden hasımların birbirleriyle ilgili olarak söyledikleri övgü dolu sözleri duyunca Ankara ölçütleriyle şaşırıp kalıyoruz.
Nihayet, medya-iktidar ilişkileri... Oyunun kurallarının önceden belirlenmişliğinin rahatlığı var. Ne medya olmaması gereken yere giriyor, ne de olması gereken yerden uzak tutuluyor. Obama’nın Beyaz Saray’ına akreditasyon için çalıştığınız gazetenin başvuru mektubunu götürmeniz yeterli, kimse sizi ‘yalan yanlış haberler’ yaptığınız için (‘yalan yanlışı’m “iktidarın hoşuna gitmeyen” şeklinde okuyunuz.) mesleğinizi yerine getirmekten uzaklaştıramıyor.
Başkan Obama göreve geldiği gün onuruna düzenlenmiş 10 baloya katılıp dans etmiş. ‘Hayatın kendisi bir dans zaten’ deyip kenara çekilmemiş. Güzel de dans ediyor. Son yıllarda kendilerine güvenleri sarsılan Amerikalıların övünçle seyrettiklerine eminim. Bizimkisi ise danssız bir başkent! Ne sıkıcı!