Yabancı basın niçin böyle gördü?

Yabancı basın, 21.yüzyılın ilk çeyreğinin vitrin ülkesi olduğuna inandığım Türkiye seçimlerine büyük ilgi gösterdi. Seçim sonuçlarıyla ilgili yorumlar devam ediyor.

Yabancı basın, 21.yüzyılın ilk çeyreğinin vitrin ülkesi olduğuna inandığım Türkiye seçimlerine büyük ilgi gösterdi. Seçim sonuçlarıyla ilgili yorumlar devam ediyor.
ABD dahil Batı basınının sonuçlara bakışını birkaç cümle ile özetleyebiliriz: "İslamcılar kazandı, laikler kaybetti. Demokrasi kazandı, baskıcı elit kaybetti. Siviller kazandı, askerler kaybetti. Reformcular kazandı, statükocular kaybetti. AB kazandı, milliyetçiler kaybetti..."
Bu arada Amerikan yorumcularının büyük çoğunluğunun da "Washington için en iyi tercih buydu," dediğini de ekleyebiliriz.
Birçok kişinin bu özetlemede kullanılan karşıtlıklara katılmadığını, örneğin "Laikliğin kaybettiği bir yerde demokrasi nasıl kazanmış olabilir ki?" türünden sorular sorduğunu biliyorum.
Kimilerinin de yabancı basını Türkiye'nin karşısındaki tutumunu büyük komplonun bir parçası olarak gördüklerini biliyorum. Acaba?
Batı basınının, kendisinin de bir uzantısı olduğu küresel sermayenin AKP yanlısı tutumundan etkilenmiş olmadığını kimse söyleyemez. Elbette 'bilgi' gibi haber de durumsaldır, yani ister istemez, bakanın bakış açısından üretilir. 'Objektiflik' gibi mesleki kurallar ancak var olan öznel bakışın denetim altına alınmasını sağlayabilir, onu yok edemez.
Haberciler (buna bizimkiler de dahil) aslında çok karmaşık olan dünyayı okurlara anlatabilmek için basit çerçeveler kullanırlar. Olayı kendilerince en temel öğelerine ve onlar arasındaki karşıtlaşmaya indirgemeye çalışırlar. Karşıtlaşma, kutuplaşma, çatışma ve gerginlik en çok rağbet gören haber çerçevesidir. Hele bu çatışma kişilere indirgenebilirse, haberin çekiciliği iyice artar.
Örneğin, Türkiye'de bundan önce yaşanmış olan büyük medya olayı Papa'nın ziyareti idi. Çünkü çatışma çerçevesi açısından müthiş bir potansiyel vardı ortada: Hıristiyanlığa karşı Müslümanlık, Batı'ya karşı Doğu, Avrupa'ya karşı Asya, Papa Ratzinger'e karşı, Müslüman Erdoğan.
Bu yüzden Türkiye'ye gelen yabancı gazeteciler kafalarındaki bu çerçeveye uygun malzeme arıyor, bikinili manken resminin önünden geçen çarşaflı kadının resmini çekiyor, Türkiye'den anonslarını minarelerin önünden yapıyorlardı...
Ne var ki, Papa'nın Ankara'ya gelişinde uçaktan inerken çekilen görüntüler bu çerçeveyi sarstı. Papa'yla görüşmemek için Ankara'dan kaçtığı iddia edilen 'İslamcı' Erdoğan merdivenin dibinde bekliyordu. Daha sonraki kucaklaşma görüntüleri de çatışmanın yerine uyum çerçevesini destekleyince habere ilgi hızla azaldı. Asılan çerçeve boş kalmıştı.
Bu kez de, özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasındaki çekişmelerden ve büyük Cumhuriyet mitinglerinden sonra Türkiye'deki seçimin çerçevesi, "İslamcılarla laikler arasındaki çatışma" olarak belirginleşti. İşin bundan ibaret olmadığı, gerçek Türkiye'nin ve bu seçimin aslında çok daha karmaşık bir fenomen olduğu gibi 'ayrıntılar', mesleğin çalışma koşulları ve beklentileri arasında arka plana atıldı.
Üstelik, sonuçta, ortaya çatışma çerçevesi açısından çok net bir durum çıkmıştı: Taraflardan biri net bir zafer kazanmıştı.
Türkiye'yi işte bu çerçeveden izleyenlerin "İslamcılar kazandı, laikler kaybetti" gibi başlıkları okuduktan sonra "Yeni hükümetin laik azınlığın haklarını korumasını bekliyoruz!" türünden şeyler söylemelerine şaşmamak gerekiyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimi de aynı çerçeveden izlendiğine göre, önümüzdeki günlerde yabancı gazetelerde göreceğimiz manşetleri ve yorumları tahmin edebiliyorum.