Yol notları

Son günlerde 'empati' sözcüğünü sıkça duyuyoruz. İnsanın kendisini başkalarının yerine koyabilme yeteneği anlamına geliyor.

Son günlerde ‘empati’ sözcüğünü sıkça duyuyoruz. İnsanın kendisini başkalarının yerine koyabilme yeteneği anlamına geliyor. Dünyaya başkalarının gözleriyle bakabilme, dertlerini ve sıkıntılarını anlayabilme, kendi derisinin dışına çıkıp bir başkasınınkinin içine girebilme yeteneği.
Hepimizin yalnızca bir kere, evet yalnızca bir kere, yaşadığı bu hayatı anlayabilmek açsından buna gerçekten ihtiyaç var. Ama bir şeye daha ihtiyaç var: İnsanın kendi hayatına dışardan bakabilme, onu neredeyse bir başkasının hayatına bakıyormuş gibi değerlendirebilme yeteneğine...
Eski dostlarla karşılaştıkça bunu bir nebze yapıyoruz. Amerikalılar buna ‘notları karşılaştırmak’ diyorlar. Evet, yalnızca bir kez yaşanan ama başkalarıyla birlikte yapılan hayat yolculuğunun notlarını karşılaştırmak hem öğretici hem de uyarıcı olabiliyor. Hele bunu ‘kitlesel’ boyutta yaptığınızı düşünün. Başkaları ve kendiniz hakkında ne kadar çok şey öğrenirsiniz değil mi?
İki hafta önce benim için öyle oldu. ABD’nin Delaware eyaletinin Dover kentinde liseden mezuniyetimizin 50. yıldönümü dolayısıyla 60-70 kişi bir araya geldik. Büyük bir kısmı tamamlanmış hayatlara dışardan bakabilme ve değerlendirme yapabilme fırsatını edindik. Böyle bir fırsat her ölümlünün eline geçmez!
En azından başlangıçta çok kolay olduğu da söylenemez. 50 yıl, dile kolay.  İlk görüşte sınıf arkadaşlarımın birçoğunu tanımakta güçlük çektim. Bir sürü moruk herif ve şişko kokona! Bu zorluğu baştan tahmin ettiklerinden olacak, hepimize lise son sınıftaki fotoğraflarımızı dağıttılar, yakamıza takmamızı istediler. Gene de birçoğunun yüzünü lisedeki görünüşlerine dönüştürmekte fevkalade zorlandım. Galiba onlar da bana bakarken aynı şeyi hissettiler.
Benim AFS mübadil öğrencisi olarak bulunduğum 110 kişilik son sınıftan 14 kişi ölmüş. Büyük çoğunluk emekli; torun ve hatta torun çocuğu sahibi. Benim gibi ‘ful istim’ çalışmaya devam edenler azınlıkta. Kadınlar da erkekler de fena halde şişmanlamış. ‘Obez’ demek daha doğru olur. Bu grup, yani 1959 sınıfı, günlük spor ve sıkı diyet kuşağından (‘Me generation!’) epey önce yaşadı gençliğini. ‘Fast food’ yediler. Otomobil yüzünden fazla yürümediler. Belki de o nedenle, kalça ve diz ameliyatı geçirmiş pek çok kişiye rastladım.
ABD’de şişmanlığın sınıfsal bir sorun olduğu söylenir. Gerçekten, baktım, üniversiteye gidenler
daha zayıf ve bakımlıydı. Kimleri Dover’ı hiç terk etmemişlerdi. Tüm hayatlarını aynı sokakta ya da
evde geçirenleri küçümserdim gençliğimde.
Onların dünyayı ve hayatı ıskaladıklarını düşünürdüm. Artık o türden kesin yargılarla değerlendirmiyorum başkalarını. Öyle de yaşanıyor, böyle de. Öyle de mutsuz olunabiliyor böyle de. 
Önemli olan insanın bu yolculukta kendisini nasıl taşıdığı. Hem bir hamal hem de bir bavul olarak...
Hem dışarıdan bakıldığında, hem de içeriden.