Bir tiyatro şöleni: 'Ashura'

Mustafa ve Övül Avkıran'ın 5. Sokak Tiyatrosu, garajistanbul'da belleklerden silinmeyecek bir taziye sahneliyor: 'Ashura'.

Mustafa ve Övül Avkıran'ın 5. Sokak Tiyatrosu, garajistanbul'da belleklerden silinmeyecek bir taziye sahneliyor: 'Ashura'. İlk kez 14. İstanbul Tiyatro Festivali'nde oynanan, sonra yalnızca Avrupa'nın değişik kentlerinde sahnelenen oyunun konsepti ve kurgusu Mustafa Avkıran'ın, sahneye koyanlarsa Mustafa ile Ödül Avkıran.
Kestirme yoldan tanımlamaya çalışırsak 'Ashura' ilke olarak, birbirleriyle çok uyumlu olmasa da aynı kapta harmanlanmış nesnelerin, simgesel boyutta düşünülürse yaşamların mutlu buluşmasıdır. Bütün Ortadoğu dinlerinde var olan bir kavramdır aşure. Simgesel boyutta da farklı dinler ile kimliklerin, dillerin harmanlanışının simgesi.
Ne var ki, tarihin derinliklerinden beri insan topluluklarında gözlenen sağlıksız bir saplantı, yani 'ben'in 'öteki'ni düşman sayması, buna koşullandırılması, onu kendi alanından uzaklaştırma, hatta yok etme saplantısı içinde oluşunun büyük acılara yol açtığı da bir gerçek. İnsanı mutluluğa götürecek ahlaksal temelleri kurmayı ve toplumsal yapıyı bu yönde oluşturmayı amaçlayan dinlerin bile bu saplantıdan kurtulamamış oluşları da.
İnsanı insan olarak, kendi benzeri olarak görme olgusu, bugün başka uluslarla küresel birlikler oluşturma çabasını güttüğünü ileri süren toplumlarda bile gözlenmekte. Bu 'çağdaş' toplumlar da kendi anlayışlarına aykırı, dolayısıyla da tehlikeli gördükleri 'yabancı'yı her yola başvurarak bünyelerinden atmaya, sılaya sürmeye çalışmaktalar, süremezlerse 'asimile etme' yolları bulmaya. Bu yollardan biri de 'öteki'ne dilini unutturmadır.
'Ashura', Türkiye'de de yaşanmış, yaşanmakta olan bu tragedyayı getiriyor seyirci karşısına, karanlıklardan oluşan gerçek bir tragedya tasarımı içinde (çevre, giysi tasarımı Ali Cem Köroğlu). Bu karanlığı, yok etmeden, iki yandan yol yol delen ışık tasarımı da (Yüksel Aymaz) bir başka hüzün ekliyor bütüne. Mustafa ve Övül Avkıran'sa simgesel öğeler ve bedensel yetkinlikle (koreografi Övül Avkıran) desteklenen ve bir tiyatro şölenine dönüşen bu 'taziye'yi yaratanlar.
Geleneksel anlamda dramatik yapısı olmayan gösterimde bir yandan Anadolu halklarının ve Anadolu'da konuşulan dillerin yakın tarihteki ve bugünkü durumları bilimsel denebilecek bir yolla, 1927'den 1965'e kadarki Umumi Nüfus Tahriri Neticeleri'ne göre verilirken, öte yandan yok olmaya doğru giden bir dilsel zenginlik de sırasıyla İbranice, Ermenice, Arapça, Türkçe, Zazaca, Pontus dili, Rumca, Kıptice, Kürtçe, Lazca, Sefarat dili, Süryanice çevirileri fonda verilen, her biri hüzün dolu türkülerle, seyircileri gözyaşlarına boğarak seslendiriliyor.
Gerçekten de, o Türkçe sıla türküsündeki 'Aslı gurbet harap etmiş köyümü/ Bülbül gitmiş, baykuş kalmış gelele'; o Süryani türküsündeki 'Gittiler, dediler dönecek, gelmediler/ Sokaklar boş, kapıları kapalı gittiler/ Görecekler, söyleyeceğim dönecekler'; o Ermeni türküsündeki 'Yabancı ıssız yollarda/ Anam çağırmakta vatanımdan beni'; o Rumca türküdeki 'Ben çaresiz mülteci/ İzmir'den kovdular beni/ Vurdum kendimi içkiye / Vurdum kendimi afyona / Vurdum kendimi' sözleri seyirciye, hangi dili konuşursa konuşsun 'insan'ın doğup büyüdüğü topraklara bağlılığının hüzünlü şiirini getiriyor. Oyunun bildirisi de düşündürücü: Tüm müzik aletlerinin yere bırakılması ve sahnedekilerin yerel simgeleriyle ağızlarını bağlamaları.
Burada müzik tasarımı (İhsan Kılavuz ile Sema) ile müzik düzenlemenin (İhsan Kılavuz ile Kâmil Erdem) oyunun havasını yaratmada, amacı sağlamada büyük katkıları olduğunu da belirtmek gerek, şarkıcılar (Sema, İhsan Kılavuz, Harun Ateş) ile müzik takımının (klarnet Selim Sesler, viyolonsel Çağlayan Çetin, perküsyon İsmet Kızıl ile Torab Hajlesi) olduğu gibi. 'Ashura', mutlaka görülmeli.