Bireysel tragedyanın ?zafer?i: ?Victoria?

Kent Oyuncuları?nın yeni oyunu ?Victoria/Zafer?i yöneten Yıldız Kenter, duygusal göstergeleri tüm incelikleriyle yansıtan, iniş çıkışları en etkili biçimde vurgulayan bir sahne düzeniyle getiriyor bu bireysel tragedyayı sahneye
Bireysel tragedyanın ?zafer?i: ?Victoria?

Victoria’yı, Defne Halman gerçekten yaşıyormuş gibi sahneye taşıyor.

Kent Oyuncuları’nın yeni oyunu Charles Fariola’nın bir öyküsünden Dulcinea Longfelder’in uyarlayıp 1999’da Montréal’de kendi tiyatrosunda sahneye koyduğu, başrolü de kendisinin oynadığı umutsuzluk eksenli, ancak anlık mutluluklar ve acı tebessümler yüklü, Yıldız Kenter tarafından yeniden yapılandırılan, yer yer de yeniden yazılan  ‘Victoria/Zafer’. Dolayısıyla Yıldız Kenter yalnız oyunu sahneye koyan değil, aynı zamanda  çevirmen, hatta eşyazar.
‘Victoria’nın 12 Aralık günü yapılan prömiyerinin ayrı bir önemi vardı, çünkü bu tarih Yıldız Kenter’in öğrencileri tarafından özellikle seçilmişti, sahneye ilk kez 1948’de, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, 12. ayın 12’sinde Shakespeare’in ‘Onikinci Gece’sinde çıkmış olan hocalarının 60. sanat yılını, hocalarına haber vermeden, günü gününe, neredeyse saati saatine kutlamak için. Yıldız Kenter böyle öğrencileri olduğu için kuşkusuz mutludur; öğrencileri de onun gibi bir hocayla çalışma olanağı bulmuş oldukları için.`Biz de buradan alkışlarımızla bir kez daha kutluyoruz 60. sanat yılında da seyircisini büyüleyen Yıldız Kenter’i.

Alzheimer’in pençesinde
‘Victoria’, nedeni henüz bilimsel olarak açıklanamayan tedavisiz bir hastalığın, halk dilinde bunama, gençlerde görüldüğünde de erken bunama denen Alzheimer’ın pençesine düşmüş bir kadının tragedyası. Giderek yaygınlaşan unutkanlık nöbetleri, düşünce boşlukları, yanlış değerlendirmelere saplanış, çevreyle ilişkilerde giderek artan kopukluklar, günlük yaşama alışkanlıklarının yavaş yavaş kayboluşu, bedensel hareketlere egemen olamayış, ve sonuçta beyin ölümüne doğru önlenemez bir gidiş. Oyunda bu gidişi önleyemeyen hastanın adı Victoria’dır, yani Zafer!
Bir klinikte kaçınılmaz sona giderek yaklaşan, bunun bilincinde olup olmadığını kendisi de bilmeyen, hastalığın geç evresinde, bedensel yok oluşu simgeleyen tekerlekli sandalyeye mahkûm bir zamanların sahne sanatçısı Victoria. Ayağa kalkmak, yürümek, yıkanmak, kesintisiz düşünmek, anımsamak, şarkı sözlerini hatırlamak, dans etmek gibi hepimizin her gün doğal olarak yaptıklarımızı yapabilmek bir zaferdir, direnişini, yaşama tutunma savaşımını inatla ve umutla sürdüren Victoria için. Yaşamdan tümüyle kopmamak için sahnede prova yapar gibi her şeye sürekli yeniden başlama çalışmalarına girişir Victoria, ve her denemesinde küçük küçük zaferler de kazanır, ancak kesin zaferi onun kazanamayacağını ondan başka herkes bilir. Bunların başında da bakıcısı vardır; ölümünden sonra Victoria’nın beyninin bilimsel incelemeye alınacağını bile bilen bakıcısı. Victoria’yla uğraşmaktan bir ara bezen, ancak onu bir türlü bırakıp gidemeyen, ona ve onun yaşam savaşımına garip duygularla bağlanmış hepimizi simgeleyen adsız bakıcısı. 

Matematiksel bir kurgu
Yıldız Kenter, duygusal göstergeleri tüm incelikleriyle canlandıran, iniş çıkışları en etkili biçimde vurgulayan bir sahne düzeniyle getiriyor bu bireysel tragedyayı sahneye. Sağlam bir zemine oturtulmuş ve matematiksel bir denklem kadar şaşmaz bir kurguyla örülmüş bu uygulama bir yandan çok bilinmeyenli oyunun akışının temelini oluşturuyor, bir yandan da oyunculara yeteneklerini olabildiğince sergileme ufukları açıyor, Victoria’nın zafer çabasını seyircinin de derinden hissederek, neredeyse nefesini tutarak yaşamasını sağlıyor. Victoria rolü için yaşlı bir oyuncunun seçilmeyişinin nedeni de, sanırım, tüm insanlığa ortak bu bellek yitimlerinin her zaman herkeste görülebileceğini vurgulamak.
Yıldız Kenter bu çok sahneli ve çok kapılı oyunu sahnedeki akışı kesmeyen hareketli malzemelerle çözdürmüş (çevre tasarımı Barış Dinçel). Mavi fon perdesindeki hem girilemeyen kapıları, hem de beyin kıvrımlarını, ulaşılamayan, aşılamayan engelleri çağrıştıran yalın beyaz motifler oyunun havasına ve içeriğine etkili göndermeler niteliğinde. Zaman zaman tüm fonu kaplayacak bir girdap olarak da verilebilirdi, belki, bu motifler, Işık tasarımı (Cem Yılmazer) ile giysi tasarımı da (Defne Halman) bu yaşam diliminin etkili parçalarına dönüşmüş. Bir de Victoria’nın zafer günlerinden flaşlar çaktıran koregrafi (Kürşat Alnıaçık).
Uzunca süren bir ABD döneminden sonra yurda dönen Defne Halman bir oyuncu için bu her ânı tehlikelerle dolu rolde Victoria’nın  küçük zaferler kazanma azmini sanki gerçekten yaşıyormuş gibi yansıtıyor. Bellek kapalılığı ve açıklığı dönemlerini, bunların birinden ötekine âni geçişleri, bu arada genel trajik boyut içindeki kimi hoşlukları, tüm yüreğiyle söylediği ancak sözlerini yarısında unuttuğu şarkılarla da yaşatıyor seyirciye. Duyarlı ve sorumlu insanı simgeleyen Bakıcı rolündeki Engin Hepileri de aynı doğal ve abartısız çizgide, ne zamana kadar süreceği bilinmeyen bu küçük zaferler ve yenilgiler sürecine çelişik duygular içindeki bir tanık olarak eşlik ediyor.
Tiyatro tutkunlarının ‘Victoria’yı görmeleri gerek.