Erdemin hükmü olmayan dünya

Semaver Kumpanya?nın sahnelediği Brecht oyunu ?Cesaret Ana ve Çocukları? kaçırılmayacak bir yapım. Evlatlarını kaybettiği savaşı bir kazanç kapısına dönüştüren, en büyük korkusu ?barış? olan Cesaret Ana?nın hikâyesi bir tür aykırı-destan
Erdemin hükmü olmayan dünya

‘Cesaret Ana’, savaşın insanlık dışılığını derinden hissettiriyor.

İlk kez 16. İstanbul Festivali’nde seyrettiğimiz Semaver Kumpanya yapımı Brecht’in ‘Cesaret Ana ve Çocukları’ sezonun en önemli oyunlarından biri olmaya aday. Sahneye koyan Işıl Kasapoğlu; çeviri ve dramatürji Yavuz Pekman. 1939’da Nazi ordularının Polonya’yı işgale giriştiği dönemde yazdığı bu oyunda Brecht temel insanlık değerleri bakımından yozlaşmış, erdem açısından çürümüş, kazanç için her yolu geçerli sayan bir toplum kesiminin savaşı nasıl bir kazanç kapısı olarak gördüğünü çarpıcı bir biçimde vurgular sahnede. Bu saplantının, insan onuruna da aykırı bu gerçeğin tarihsel süreç içinde değişmezliğini göstermek için de oyunu 1618-1648 yılları arasında Almanya ve Polonya’yı kasıp kavuran din savaşları dönemine götürür.
Savaş karşıtı siyasal tiyatronun en çarpıcı örneklerinden biri olan bu oyunuyla Brecht,  2. Dünya Savaşı öncesi, önce kapitalist düzende, giderek de komünist blokta, geriye dönüşü olmayacak bir biçimde kurulmaya başlanmış olan silah sanayiini ve bu durumun yaratacağı insanlık dışı oluşumları, bunların kaçınılmaz sonuçlarını sergiler. Bunu da yarattığı olumsuz bir kadın kişilik, aslında savaşa ve ölüme karşı en duyarlı olması gereken bir kişilik, bir anne aracılığıyla yapar ve yaşamlarını savaş düzeni üzerine kuranları, bunların ruh hallerini ve sakat düşüncelerini, savaştan çıkar sağlamak için çocuklarını bile düşünmeden kullanan kesimleri eleştiri süzgecinden geçirir. ‘Erdemin hükmü olmayan’ bu çevrede Cesaret Ana, çocuklarını bile araç olarak kullanarak, onlara çektirdiği, onları yitirdiğinde de kendisinin çektiği arabasıyla, savaşın mahvettiği alanları dolaşır, perişan köylülerle sıkı pazarlıklara girişerek mal satar, ‘savaşın nimetleri’nden yararlanır. Savaş yüzünden kızının ruhsal/bedensel sakatlanması, oğullarının teker teker yitirilmesi bile onu yolundan döndürmez. En korktuğu şey ‘Barışın patlaması’dır. 
Eylemi 12 yıllık bir süreye yayılan ve 12 sahneden oluşan ‘Cesaret Ana ve Çocukları’nı Işıl Kasapoğlu metnin bir tek sözcüğüne bile kıyamadan bir tür aykırı-destan havasında, anfi salonlara göre yorumlamış. Üç saate varan bir süre, göstermeci anlatımdan neredeyse uzaklaşılarak, savaşın içine sokulan, savaş gerçeği içinde yaşatılan seyirci, sonuçta, son derece etkili bir biçimde, Brecht’in amacı doğrultusunda, duygularını düşünce boyutuna çekmeye, bilinçli olarak değerlendirmeye, karar vermeye ve seçimini yapmaya çağırılıyor. 

Çarpıcı bir görsellik
Kasapoğlu, sahnelerin içeriklerini açıklayan başlıkları fondaki beyaz perdede veriyor. Bu perde aynı zamanda oyunun şarkılarının hem nota, hem de söz olarak yansıtılmasını da sağlıyor. Yorumun bir başka özelliği de Paul Dessau bestelerinin sanırım ilk kez kullanılması. Anfi biçimindeki sahneler için tasarlanmış bu yorumda eylemin akışı ortak merkezleri zeminin ortasına yerleştirilmiş, ancak birbirlerinden bağımsız olarak da dairesel eksenlerinde dönen, döndürülen üç dar uzun platoyla gerçekleştirilmiş. Tarihi, geçen zamanı, haç biçimini aldıklarında savaşan Hıristiyanlığı simgeleyen bu neredeyse mızrak biçimindeki platolar hem bir sahneden bir sonraki sahneye en kısa sürede geçilmesini sağlıyor, hem de çarpıcı bir görsellik yaratıyorlar (Çevre tasarımı: Cem Yılmazer). Bu çarpıcı görsellik, olayı hem tarihsel boyut içine yerleştiren, hem de zamandışı evrensel bir görünüme taşıyan giysi ve aksesuar tasarımlarıyla (Aslı Ataseven) katmerlendiriliyor. Işık tasarımı da oyunun her anını ve boyutunu vurguluyor (Cem Yılmazer). Üzerinde durulması gereken bir başka olay da çeviri. Şarkı sözlerinin melodiye uyumunda kimi sorunlar çözülememiş olsa da, şimdiye kadar yapılmış Brecht çevirilerinin en iyilerinden biri, Yavuz Pekman’ın çevirisi.
Oyunun odak noktasındaki Tilbe Saran en ufak bir abartıya gerek görmeden, aşırı sertliğe ya da duygusallığa gitmeden, Cesaret Ana’nın bir yanda kişiliğini oluşturan  kemikleşmiş inancını ve koşullanmışlığını, öte yanda da zaman zaman beliren insancıl tereddütlerini derin bir inandırıcılık, dolayısıyla da kişisine bir ürkütücülük katarak veriyor. Tüm kadro da (Ahmet Kaynak, Burcu Doğan, Bülent Çolak, Nadir Sarıbacak, Öyküm Elif Erdoğan, Özlem Durmaz, Sarp Aydınoğlu, Serkan Keskin, Tansu Biçer, Ümit İlhan) bu çizgiyi sürdürüyor.
Kasapoğlu, Brecht’e, kimi sınırlayıcı görüşlere aykırı yepyeni ve doğru bir yorum getirerek hepimize, bir kez daha, insanlık durumunu, savaş acılarını, savaşın insanlık dışılığını aykırı bir örnek aracılığıyla derinden hissettiriyor.
‘Cesaret Ana ve Çocukları’ kaçırılacak gibi değil.