Yadırgatıcı bir Çehov

İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Çehov'un 'Üç Kız Kardeş'iyle seyirciye bir sürpriz daha yapıyor. Oyunu sahneye koyan da yine bir sürpriz tiyatro adamı: Nikita Milivojeviç. Seçilen çeviriyse Ataol Behramoğlu'nunki.

İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Çehov'un 'Üç Kız Kardeş'iyle seyirciye bir sürpriz daha yapıyor. Oyunu sahneye koyan da yine bir sürpriz tiyatro adamı: Nikita Milivojeviç. Seçilen çeviriyse Ataol Behramoğlu'nunki.
İlk kez 1901'de Moskova Sanat Tiyatrosu'nda sahnelenen 'Üç Kız Kardeş'te Çehov, seyirciyi, başkişilerin umarsız beklentileri, karşılıksız aşkları, ulaşılmayacak hayalleri, gerçekleşmeyecek umutları, kapkara düşkırıklıkları ortamında ruhsal uçurumlara, karanlık dehlizlere sürükler oyuncularla birlikte. Nikita Milivojeviç'se 'Üç Kız Kardeş'inde Çehov oyunlarının sahnelenmesinde gelenekselleşmiş, kanıksanmış biçimin dışına çıkmayı ve seyirciyi yadırgatmayı amaçlayan yer yer başarılı, yer yerse soru işaretleri yüklü bir yoruma gitmiş.
Bir tül perdenin ardında başlayan ve biten, iki perde, dört sahne olarak düzenlenmiş gösterimde yıllar boyunca süren tekdüze yaşam görsel öğelerle vurgulanmış. Yılların akışı tüm sahne değişimlerinde kapalı perdenin önünden elinde yanan bir şamdanla ağır ağır geçen şatafatlı giysiler içindeki uşakla; hep aynı zamanı gösteren durmuş ayaklı bir duvar saati ve duvar üstünden sarkan Dali'nin tablosundan esinlenilmiş cep saati figürüyle veriliyor. (Sahne tasarımı: Nurullah Tuncer). Milivojeviç'in bu görselleştirmelerinin metindeki iki saat göndermesinden yola çıkılarak gerçekleştirilmiş olduğu söylenebilir: kız kardeşlerin annelerine karşı duyduğu karşılıksız aşkın acısıyla ve anısıyla ömrünü sürdürmeye ve umutsuzca tamamlamaya çalışan, yaşam saati o zamandan beri durmuş olan doktorun anneden kalma masa saatini kazara kırması ile, bir başka sahnede, cebinden çıkardığı kendi saatinin değerinden övünerek söz etmesi.
Milivojeviç duran zaman ile oyunda yaşanan her biri ayrı boyutlardaki tragedyaların evrensellikleriniyse dönemsel olmaktan çok tarihten günümüze uzanan giysilerle vermiş (Giysi tasarımı: Duygu Türkekul). Oyunun sonundaysa, yine zamanın tül perdesi ardında dondurulan uzamda verilen kardeşlerin çocukluk fotoğraflarıyla, özellikle de arka planında eski model bir otomobil fark edilen kareyle (Işık tasarımı: Mahmut Özdemir / Efekt tasarımı: Ersin Aşar). Müzik de istenilen ortamı yaratmada başarılı (Kompozitör: Dimitris Kamaratos), ancak melodilerin güçlü hoparlörlerden verilmesi bu etkiyi yitirtiyor.
Milivojeviç erkek sanatçılar ile kadın sanatçıları sahnede karşıtlık oluşturan yapılar olarak düşünmüş olabilir mi? Gerçekten de erkek oyuncular, özellikle 1. perdede, kişilerinin konumlarını, sorunlarını, duygularını, kısaca tüm niteliklerini yer yer komedyaya, hatta groteske kaçar biçimde 'oynuyorlar'. Moskova'ya ulaşma amacıyla simgelenen, ancak yaşamlarını yeniden kurma umutları, mutluluk düşleri giderek yiten kadın sanatçılarsa (Olga: Aslı İçözü; Maşa: Bennu Yıldırımlar; İrina: Yeliz Gerçek. Bu sanatçılara kısa rolü Anfisa'da Ayşegül Devrim de katılıyor) kişilerini yaşıyorlar ve duygu yelpazelerini seyirciye de Çehov tadında yaşatıyorlar. Bu iki farklı oyun tarzından hangisinin Milivojeviç'in tercihi olduğunu; Çehov'un: "Her şey basit olmalıdır... Tümüyle basit... Teatral olmamaktır esas olan..." görüşünün sahneye koyucu tarafından ne derece benimsenmiş olduğunu anlamak kolay değil. Bu arada, İrina'nın oyunun başında gerçekleşmesini umduğu, ancak boşuna beklediği kutlamanın genç kızın düşündeki biçimiyle, bu perdenin sonunda, çok renkli bir şenlik havasında canlı kuklalarla bir festival havasında verilmesi de sahnelemenin ilginç yönlerinden biri.
Genelde başarılı olan çeviride 'Bip!.. Bip!..'ler, Aleksey'in ağzından 'Rahmetli babamız'ı, İrina'dan da annesi için 'Allah rahmet eylesin'i duymaksa yadırgatıcı.
Seyrettiğimiz 'Üç Kız Kardeş'in Milivojeviç'in 2004'te Atina'da ödül alan sahnelemesiyle benzerlik derecesini bilmiyoruz. İstanbul gösterimi de görülmeli ve tartışılmalı.