Bir jakobenin kışlada veda nutku

Devlet Başkanı A. N. Sezer'in sözlerini her duyduğumda, nedense, Jakobenizm'in teorisyeni 'Saint-Just'un, yüzyıllar öncesinde, 1790'lı yılların Parisi'nde, 'Concorde Meydanı'nda kurulan giyotinde kelleler...

Devlet Başkanı A. N. Sezer'in sözlerini her duyduğumda, nedense, Jakobenizm'in teorisyeni 'Saint-Just'un, yüzyıllar öncesinde, 1790'lı yılların Parisi'nde, 'Concorde Meydanı'nda kurulan giyotinde kelleler kesilirken, 'Hürriyet düşmanlarına hürriyet yok!' diye bağırdığını işitir gibi oluyorum...
Cumhursuz Cumhurbaşkanı A. N. Sezer'in ardından, giderayak güzel sözler yazmak istiyordum. Onun, -Gölbaşı'ndaki kâşanesine ve oğlunun düğününü 'kamusal alan' olan Köşk'te yapmasına rağmen- devletin parasına karşı dürüst olduğunu, ailesinin de hiç bir skandala karışmamış bulunduğunu ve Talabani denilen daltabanı kabul etmemesindeki vakarını filan anlatıp, ona güle güle demek istiyordum. Hatta, darbe provokatörü mitingçi örgütleri Cumhurbaşkanlığı bütçesinden beslemesini dahi görmezlikten gelecektim.
Lakin, Harp Akademileri'nde yaptığı veda konuşmasındaki felaket tellallığını görünce, bu yazıyı yazmak şart oldu.
* * *
A. N. Sezer, katı 'devlet ideolojisi'ni savunurken, yedi yıllık otokratlığının sonuna gelmiş bir oligarşik bürokrasi temsilcisi olarak halkı nasıl gördüğünün ipuçlarını şöyle verdi: 'Kuruluşundan bu yana Cumhuriyetimizi sinsi bir gölge gibi izlemiş olan gerici tehdit, bugün ulaşmış olduğu boyutlarla kaygıya neden olmaktadır.'. Daha sonra Sezer, Cumhuriyet'in 'korunması ve kollanması'nın Devlet'in hak ve görevi olduğunu söyledi. Yani A. N. S., 'halka rağmen halk için' milletin temsilcilerine karşı TSK'nın 'koruma, kollaması'nı kastediyordu.
Günümüzün Saint-Just'u şöyle devam ediyordu: 'Türkiye'yi çağdışı rejime sürüklemek isteyenlerin demokrasiden söz etmelerinin bir oyun olduğu görülmelidir.' Böylece Sezer, demokrasiden söz edenleri, 'demokratik Cumhuriyet' diyenleri topyekûn 'düşman' olarak ilan ediyordu.
Sezer, daha sonra 'Türkiye'de siyasal rejim, Cumhuriyet kurulduğundan beri, hiç bir dönemde günümüzde olduğu kadar tehlikeyle karşı karşıya kalmamıştır' diyerek bu tahrik dolu gerçek dışı konuşmasına son noktayı koyuyordu. Bu arada, 'Laik Cumhuriyet'in koruyucusu ve güvencesi olan TSK da, ilk kez iç ve dış odakların hedefi durumuna gelmiştir' diyor ve 'Ordu'yu yıpratarak etkisizleştirmek için, zamanlaması ayarlanmış bir oyun oynanmaktadır' sözüyle TSK'yı açıkça provoke ediyordu.
Bütün bu lafların tek anlamı şudur: Cumhuriyet tehlike altında; laiklik elden gidiyor; irtica Cumhurbaşkanlığını ele geçiriyor. Orduyu da etkisizleştiriyorlar. Ey halaskâran-ı zabitan, gelin Cumhuriyeti kurtarın!.. Buna 'darbe tahrikçiliği' denmez de ne denir?..
* * *
Şimdi birisi kalkıp 'Bu ülkede 7 senedir Cumhurbaşkanı olarak görev yaptınız; 4,5 yıldır da AK Parti Hükûmeti'yle çalışıyorsunuz. İleri sürdüğünüz bu tehlikeyi daha yeni mi görüyorsunuz? Aynı zamanda MGK'ya başkanlık ettiniz. Bu hayalî tehlike için ne gibi önlemler aldınız?' diye soracak olsa ne cevap verebilirsiniz?
İyi ki şu anda TSK'nın başında A. N. Sezer değil de, Büyükanıt Paşa oturuyormuş. Yoksa, millî iradeye karşı darbe yapılması işten bile değildi. Ne hazindir ki, ordunun başındaki komutanlar demokrasiye ve hukuka saygılı olduklarını ilan ettikten bir gün sonra, bu beyanlardan pek hoşlanmadığı anlaşılan 'sivil' (!) Devlet Başkanı bu talihsiz konuşmayı yapıyor.
Hem de, en yapılmaması gereken yerde, 'kışlada' genç kurmay subaylara nutuk atarak...
Bu nutkun zamanlaması da çok ilginç. 14 Nisan'da yapılacak mitingden bir gün öncesi seçiliyor ve adeta mitinge destek nutku atılıyor.
Bu arada, A. N. S'nin affettiği rekor sayıdaki 260 mahkûmdan 200'den fazlası terör suçlusu ve bu nutuk atılırken bunlardan bir kısmı da Mehmetçikleri şehit etmeye devam ediyorlar.
Lâkin ne gam... Önemli olan Çankaya'da jakobenizmin oligarşik egemenliğinin devam etmesi. Halk çocukları Köşk'e çıkmasın da ne olursa olsun...
* * *
Türk tarihi Ahmet Necdet Sezer'i, demokrasi ve hürriyetler rejimine karşı tutumuyla, yerli yersiz vetolarıyla, milletin değerlerine karşı çıkışıyla, Çankaya Köşkü'nün bahçesinde gezinen, asık suratlı bir 'yalnız adam' olarak kaydedecek.
Yazık... Ne elîm bir son.