Dağ fare doğurmamalıdır

Oldum olası 'barış güvercini' geçinenlere gıpta etmişimdir. Savaş aleyhtarı barış nutukları çekmek, uluslararası hümanizmin sıcaklığını hissetmek...

Oldum olası 'barış güvercini' geçinenlere gıpta etmişimdir. Savaş aleyhtarı barış nutukları çekmek, uluslararası hümanizmin sıcaklığını hissetmek, Şenay'la birlikte 'Kavgayı bırak, hergün bu şarkımı söyle' diyebilmek, boynuna barış tekerleğini asıp gitarla barış türküleri çağırmak ne güzeldir...
Hiçbir zaman bu lükse sahip olamadım.
***
Barışçı olabilmek için Büyük Atatürk'ün Millî Mücadele dönemindeki savaşlarını unutup 'Yurtta sulh, cihanda sulh' vecizesini dilinize dolarsınız. Vatanını savunmak için gerekirse savaşı göze alanları, kolayca 'şahin' olmakla, 'savaş tamtamları' çalmakla, hattâ faşistlikle, militaristlikle suçlarsınız...
Barışçı, hümanist, liberal, sosyalist, İslâmcı geçinen bu aydınlar için her meselenin kolay çözümleri vardır. Alınız PKK terörünü... Bunlara göre, siyasî ve demokratik çözümler varken ne diye kuvvet kullanırsınız? Apo dahil PKK'lılar için af çıkarırsınız. Güneydoğu'da bir Kürdistan eyaleti kurarsınız. Yeni Anayasa'da, Türkiye halkının Türkler ve Kürtlerden meydana geldiğini yazarsınız. Hattâ en iyisi, devletin ismini de 'Türkiye ve Kürdistan Cumhuriyeti' koyarsınız.
Irak'ın kuzeyinde bağımsız bir Kürdistan devletinin kurulmasına yardım eder, böylece büyük ekonomik menfaatler kazanırsınız. Barzani
ve ABD ile sarmaş dolaş olursunuz.
Ermenistan sınırını sonuna kadar açar, Ermenistan'a yardım ederek ticarî menfaat sağlarsınız. Bu arada, Pelosi'nin dediği gibi, soykırımı Osmanlı yaptı, biz yapmadık diyerek diyasporanın gönlünü almak için bir de özür dilersiniz...
Bakınız, o zaman savaşa, askerî operasyona filan lüzum kalır mı?!... 'O zaman Türkiye de kalmaz' diyenlere de aldırmazsınız, olur biter...
Türkiye, eğer bu 'barış güvercinlerinin' eline kalmış olsaydı, şimdi Ankara, Çankırı, Kastamonu civarında kurulmuş Amerikan mandası altında mevcudiyetini sürdüren zavallı bir ülke olarak kalırdı.
***
Türkiye Cumhuriyeti, gerekirse savaşı da göze alarak millî güvenliğini, bütünlüğünü ve menfaatlerini korumak zorundadır. Hâlen, Kuzey Irak kaynaklı bir terör saldırısına mâruz kalmıştır. Ancak bu, aysbergin görünen yüzüdür. Asıl tehlike, bu saldırıları destekleyen peşmerge yönetimi ve terörü kendi menfaatleri için kollayan ABD'dir.
1 Mart Tezkeresi'nin reddi, Türkiye için bir felaket olmuştur. Daha sonra TBMM'de kabul edilen 20 Mart 2003 tarihli ve 7 Ekim 2003 tarihli tezkereler, Barzani'nin muhalefeti yüzünden uygulamaya konulamamıştır. Türkiye, Irak'a müdahalede ve sınır ötesi operasyonda geç kalmıştır. Aradan geçen 5 yıla yakın zaman, Türkiye'nin aleyhine olmuştur.
Başbakan'ın yakın çevresi, çeşitli sebepler göstererek onu yanıltmıştır. Erdoğan'ın, yanlış bilgilendirilerek Irak'taki terörist sayısını küçümsemesi ve yapılan 24 sınır ötesi operasyondan bir netice alınamadığını söylemesi, bu yanlış yönlendirmenin açık emareleridir.
Başbakan'ın, 'Tutmayın beni!' şeklindeki feveranı ile oylamaya sunulan tezkere metni arasında bâriz bir tenakuz görülmektedir. Bu metinden,
meselenin hâlâ PKK terörüyle sınırlı görüldüğü anlaşılmaktadır. Kısaca, kabul edilen tezkere metni, daha önce kabul edilen iki tezkereden çok daha geride hükümler ihtiva etmektedir.
***
Bizi asıl endişeye düşüren, TBMM'den alınan bu sınırlı yetkinin dahi kullanılmaktan imtina edilmesi ihtimalidir. 'Barış güvercinleri' ve PKK dostları ne derlerse desinler, kış şartları daha fazla sertleşmeden Irak'a girilmeli; PKK kampları temizlenmeli ve bir güvenlik bölgesi oluşturularak hiç değilse 1 yıl müddetle askerimizin bu bölgede kalması sağlanmalıdır.
Aksi takdirde dağ fare doğuracak ve Türkiye itibarının son kırıntılarını da kaybedecektir.
Unutulmasın ki, bu harekât, sadece PKK'lıları değil, bunları destekleyen pabuç dilli peşmergeleri ve ikiyüzlü ABD politikasını da dizginleyecektir.