?Dil Yâresi?

Sevgili okuyucular, geçen hafta Dil Bayramı?nın 76. yılını kutladık. Bu münasebetle, bu bayram hafta sonunda sizi birazcık tebessüm ettirebilmek için 20 Nisan 2003 tarihli, ?Dil Yâresi? başlıklı yazımı yeniden yayımlıyorum.

Sevgili okuyucular, geçen hafta Dil Bayramı’nın 76. yılını kutladık. Bu münasebetle, bu bayram hafta sonunda sizi birazcık tebessüm ettirebilmek için 20 Nisan 2003 tarihli,
‘Dil Yâresi’ başlıklı yazımı yeniden yayımlıyorum.
Okuyunca, aradan geçen 5,5 yıl zarfında, ne yazık ki değişen bir şey olmadığını göreceksiniz.
* * *
İstanbul’da bir ‘cafe’de arkadaşımı bekliyorum. Karşımda bir ‘plaza’ yükseliyor. Yanında da ‘show room’lar uzanıyor. Mağazaların ve şirketlerin isimleri, ya tamamen İngilizce veya İngilizce-Türkçe karışımı garip bir dilde... Tiksiniyorum...
Bulunduğum ‘cafe’ye gençler ‘takılıyor’... Yanımdaki masada ‘uçuk’ kıyafetli bir çift genç ‘muhabbet’ ediyorlar. Kız saçını pembeye boyamış; göbeği açık... O da ne? Göbeğinde bir halka takılı. Aynı halkadan oğlan da kulağına takmış; saçları dimdik ve jöleli. Oynaştalar... Ârif Nihat’ın dediği gibi, ‘Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta’lar... ‘Fetih’ mi dedim? Kendime kızıyorum... ‘Sen de kafayı savaşa taktın’ diye söyleniyorum. Şimdi ‘savaşma, seviş’ çağı...
* * *
Çok ayıp, biliyorum ama can sıkıntısından ister istemez yan masayı dinlemeye başlıyorum. Kızın adı Melissa imiş; üniversite sınavlarına hazırlanıyor, dershaneye ‘takılıyor’muş ve ‘kafayı yemek’ üzereymiş. Oğlanın adı Berke imiş ve kızın ‘boy friend’i olmanın dışında, bir radyoda ‘Dicey (DJ)’ olarak çalışıyormuş; en büyük ideali TV’de ‘Vicey (VJ)’ olmakmış... Koyu bir müzik sohbetine girişiyorlar. Birbiri ardından sıraladıkları kelimeleri takipte âciz kalıyorum! ‘Hit’, ‘klip’, ‘singıl’, ‘remiks’... Sonra diğerleri geliyor:
‘Talk show’, ‘stand up’, ‘anchorman’, ‘süper star’, ‘mega star’, ‘pop star’... Maşaallah! Şimdiki gençlerin ‘vokabüler’i ne kadar zengin diyorum içimden?!..
‘Cafe’deki TV’nin açık kanalında reklâmlar var. Sevimli robot, ‘dayrek dırayv’ (direct drive) diye oynuyor... Arkasından bir telefon şirketinin reklâmında fiyakalı bir erkek sesi ‘konektin pipıl’ (connecting people) diyor. Midem bulanıyor...
* * *
Derken bizim gençlere, ikisi kız, birisi oğlan üç genç daha katılıyor. Doğaç’ın, Berke’nin yakın arkadaşı olduğunu ikide bir ‘okeeey kanka’ deyişinden anlıyorum. Gittikçe koyulaşan sohbette en fazla kullandıkları kelimeleri ve deyimleri ‘çaktırmadan’ not alıyorum.
Önce ünlemleri yazayım: ‘Abi muhteşem yaaa!..’ ‘Ay inanmıyorum!..’ ‘Hayret bişey!..’ ‘Herıld yani!..’ ‘Ne iş?!..’ ‘Koptum abi yaaa!..’ ‘İnanılmaz güzel!..’ ‘Yok böyle bir şey!..’ ‘Manyak güzel!..’ Bizim Dicey’in, arada bir ‘waow!’ deyişi var ki, değme Amerikalı velet bunun gibi söyleyemez.
Sohbet sırasında ‘Tuana’nın cep telefonu çalıyor.
İşte konuşmasından tesbit edebildiklerim: ‘Şey yani, ne diyim’, ‘çok acayip pardon’, ‘kûl (cool) takılıyor’, ‘dumur oldum’... Telefonu kapatmadan da o tiz sesiyle cilveli
bir edâyla ‘baaay’ diyor.
* * *
Gençler ‘muhabbetlerinde’ en çok şu lâfları tekrarlıyorlar: ‘Kahretsin’, ‘ayıpsın’, ‘süper’, ‘sonuçta’, ‘nasıl yani’, ‘falan oldum’, ‘yaaani’... Hele bir ‘e’ leri uzatarak ‘deeermişim’ demeleri yok mu?
Bir ara Berke aşka geliyor ve Melissa’ya ‘Sen benim için çok özel birisin’ deyiveriyor. Doğaç’ın tepkisi ise çok zarif: ‘Oha! Dallama! Kıza yazılmanın yeri mi?.. Ne ayak bu ayak?..’
Bu ‘korkunç güzel’ sohbetten sonra, akşam Olga’nın verdiği ‘parti’ de buluşmak üzere vedalaşıyorlar. İşte veda sözleri: ‘Görüşürüz’, ‘kendine çok çok iyi bakıyorsun’, ‘hadi çaaav’, ‘hadi baaay’...
* * *
Sakın yanlış anlamayınız, aslında ben bu gençleri çok sevdim; çok sevimli (‘oldukça’ değil, ‘çok’ ), çok güzel çocuklardı. Lâkin dünyanın en güzel ve en zengin dili
olan ‘Türkçe’nin, onların dilindeki bu garip hâli ve ‘İngilizce’nin istilâsı altındaki zavallı durumu beni kahrediyor. Ve, başta televizyonlar olmak üzere,
Türkçemizi bu hâle getirenlere lânet ediyorum.
* * *
Radyo Televizyon Yüksek Kurulu (RTÜK) ile Türk Dil Kurumu (TDK)’nın müşterek bir araştırmasından birkaç misâl vermek istiyorum:
- ‘Kahretsin!’: İngilizce ‘damn’ kelimesi bu şekilde Türkçe’ye çevriliyor. Doğrusu, ‘Allah kahretsin!’
- ‘Waow!’: Doğrusu, ‘ooo!’
- ‘Nasıl gidiyor?’: İngilizce ‘how is it going?’. Doğrusu, ‘nasılsınız, ne var ne yok?’
- ‘Kendinize iyi bakın’: İngilizce ‘take care of yourself’. Doğrusu, ‘sağlıkla kalın, esenlikle kalın’ .
- ‘Görüşürüz’: İngilizce ‘see you’. Doğrusu, ‘Allahaısmarladık, hoşça kal’.
Bu misâlleri kolaylıkla çoğaltmamız mümkündür.
* * *
Gençlerin arkasından sevgi ve hüzünle bakınırken Şevki Bey’ in Hicaz şarkısı dudaklarımdan dökülüverdi:
‘Dil yâresini andıracak yâre bulunmaz
 Dünyâda gönül yâresine çâre bulunmaz.’
Şarkıdaki ‘dil’ gerçi ‘gönül’ anlamında kullanılıyordu ama ben yaralı ‘lisanımızı’ düşündüm...
Sen misin bunu düşünen?.. Bir anda ‘berbat güfteler’ ve ‘çılgın nağmeler’ beynimin içinde dans etmeye başladılar:
- ‘Ben yine salağı oynayacağım...’

- ‘Ebabil bir kuştur, sözünden dönen...’

- ‘Aldıramazsın aldırırlar gülüm...’

-‘Psikopatım vallah yaparım...’

- ‘Neremi neremi?..’

- ‘Aramızda bir top var a bilesin...’

- ‘Kıl oldum abi...’

- ‘Okşa, okşa, okşa...’
Ve sempatik ‘özgür kız’ itiraf ediyor:
‘Bu aşk bana extra large...’
H H H
‘İşte bütün mesele’... Bu dil bize ‘ekstra larc’ geliyor beyler... Biz bu dile, ‘güzelim Türkçemize’ lâyık değiliz.