Düze kıran mı girdi?

Hepiniz bilirsiniz; hani deveye sormuşlar, inişi mi seversin yokuşu mu diye? Düze kıran mı girdi cevabını vermiş...

Hepiniz bilirsiniz; hani deveye sormuşlar, inişi mi seversin yokuşu mu diye? Düze kıran mı girdi cevabını vermiş...
Başbakan’ın Davos çıkışı, birkaç emekli büyükelçi ve az sayıda yorumcu dışında herkes tarafından, hattâ müzmin ve şedit muhalifi Baykal ile Bahçeli tarafından da müspet karşılandı. Bu arada, müspet karşılayanlardan bazılarının, bu çıkışın seçim yatırımı olarak kullanılmaması ikazını da unutmamalıyız.
Dış basın-yayın organlarından olay hakkında başlıca üç kategoride tepki geldi:
Bunlardan ilki, Başbakan Erdoğan’ın terörist olarak belirtilen Hamas’tan yana tavır aldığını; Yahudi düşmanlığına zemin hazırladığını, diplomatik skandala sebebiyet verdiğini ve bu çıkışla Türkiye’nin makas değiştirerek yönünü Doğu’ya dönüp Batı’dan koptuğunu ileri süren, genellikle İsrail’in kontrolündeki Batı medyası oldu.
İkincisi, olaydan üzüntüsünü ifade eden; Erdoğan’ın sert tepkisiyle birlikte Perez’in konuşma şeklini ve moderatörün hatâsını da değerlendiren; ancak bu olayın Türkiye-İsrail ilişkilerini fazla zedelemeyeceğini belirten, nispeten tarafsız ve gene ağırlıklı olarak
Batı medyası oldu.
Üçüncü olarak ise, Arap ve İslâm ülkeleri medyasında, Erdoğan’ı padişah ve halife olarak teklif edecek kadar mübalağalı ve Başbakan Erdoğan’ın çıkışını heyecanla destekleyen yansımalar görüldü.
***
İlk günlerin sıcaklığı azalınca, özellikle birinci kategorideki yabancı medyadan etkilenen ve Başbakan Erdoğan’ı tenkidi görev edinmiş bizim malûm köşe yazarları sazı ellerine aldılar:
Erdoğan, diplomatik skandal yaratmışmış;
Hamas’ın destekçisi ve yandaşı olmuşmuş;
Nasır olmuş ve Arap-İslâm Dünyası’nın liderliğine oynamışmış;
Türkiye’yi gelişmiş, demokrat ve lâik Batı (ABD, AB) ekseninden çıkarıp azgelişmiş ve dinci Doğu eksenine kasıtlı olarak oturtuyormuşmuş;
Bu yüzden Türkiye büyük zarar görürmüş ya da ileride görecekmişmiş vs.vs...
***
Türkiye, bugüne kadar beceriksiz, korkak, pasif politikacılar ve diplomatlar tarafından âdeta iğdiş edilmişti. ‘Mîsâk-ı Millî’ gibi temel bir andın yanlış yorumu, uzun yıllar boyunca Türk diplomasisini kendi sınırları içine hapsetmişti. Öyle ki, bu ülkede sınırlarımızın dışında Türk ve Müslüman kabul etmez, modernizmi körü körüne Batılılık kompleksiyle karıştırırdık.
Rahmetli Atatürk, Hatay’ın ilhakıyla bu diplomasiyi peşinen reddetmişti. Merhum Menderes ve Zorlu da Kıbrıs politikasıyla bu gelenekselleşmiş zilletten kendilerini arındırmışlardı. Merhum Ecevit’in Barış Harekâtı da bu korkak diplomasinin önemli bir istisnasıydı. Rahmetli Özal, bütün hayatı ve icraatı müddetince bu pasivizmle mücadele etmiş ve Türkiye’yi bir ‘Merkez Ülke’ konumuna sokmak için elinden geleni yapmıştır.
İşte Gül-Erdoğan eksenli yeni dış politikamız ve diplomasi anlayışımız, arada parlayan yıldızlara rağmen uzun süren bir zillet devrini kökünden değiştirmiştir. Tarih, Başbakan’ın Davos çıkışını, Türkiye’nin kendi gücünü farkettiği ve yeni ufuklara açılışını başlattığı bir milât olarak kaydedecektir.
***
Türkiye’nin dış politikası elbette değişmelidir ve değişmektedir de... Lâkin bu değişiklik, Türkiye’nin ‘çağdaş uygarlık düzeyi’nden sapması, Batı ittifaklarından vazgeçmesi, lâiklikten yüz çevirmesi istikametinde meydana gelmiyor.
Yıkanmış beyinlerdeki ikilemin ne kadar çağdışı olduğunun farkında değil misiniz? Körü körüne Batı’nın kuyruğuna takılarak bağımlı kalmak ile Üçüncü Dünya Ülkelerine padişah olmak dışında bir yolumuz yok mudur? Düze kıran mı girdi?...
Huntington’un İslâmafobik telkinlerinden kurtulup Tanzimat’tan beri devam eden westernizasyon idefiksinizi bir yana bırakırsanız, gücünün farkına varan Türkiye’nin dış politikasındaki değişimi idrak edebilirsiniz.