Milliyetçilik üzerine geçmişte bir gezinti

Sevgili okuyucular, son günlerde gündemi dolduran milliyetçilik tartışmalarını takip ederken kırk yıl önceki hatıralarım tazeleniyor.

Sevgili okuyucular, son günlerde gündemi dolduran milliyetçilik tartışmalarını takip ederken kırk yıl önceki hatıralarım tazeleniyor. Masallardaki gibi 'Az gittik, uz gittik, bir de ardımıza baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz' diye mırıldanıyorum. Sanki görünmeyen bir el, bizi kırk sene öncesinin soğuk savaş şartlarına götürmüş gibi...

Milliyetçilik en tabiî duygudur
Efendim, aslında 'milliyetçilik' insan tabiatına en uygun ve en tabiî bir duygudur. 'Aidiyet' hissi olmadan yaşayabilir misiniz? Herkesin bir kimliğe ihtiyacı vardır. Bu, bazen siyasî ve hukukî mahiyetteki 'vatandaşlık kimliği' olur; bazen dinî bir mensubiyeti, bazen de millî bir aidiyeti ifade eder. Kimi zamansa bu genel kimliğin altında yerel bir mensubiyet vardır.
Bizim insanımızın bir kimlik sorunu yoktur. Sokaktaki vatandaşımız kendini genellikle 'Türk' ve 'Müslüman' olarak ifade eder. Bu tarife yerel mensubiyetlerin de ilavesi mümkündür. Lâkin, ortalığı karıştırmaya meraklı bazı aydınlarımız, kimlikleri sorgulamayı marifet sayıp kendilerine iş edinmişlerdir.
Türk tarihinde 'ırkçı' anlamda 'milliyetçilik' hiçbir dönemde revaç bulmamıştır. Çünkü Müslüman Türkler, Hz. Peygamber'in Veda Hutbesi'nde vazettiği gibi, 'Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur' düsturunu çok iyi anlamışlardır.
Cumhuriyet'in ilk döneminde 'ırk' konusunda bazı istisnaî sözler sarfedilmiş olabilir. Ancak bunları, koskoca bir İmparatorluğun son toprakları üzerinde millî bir devlet inşa etmeye çalışanların gayretleri cümlesinden kabul etmek gerekir. Nitekim, o yıllardaki 'Güneş Dil Teorisi', 'Tarih Tezi' ve bazı antropolojik çalışmalar da bu şekilde değerlendirilmelidir. Ancak, Atatürk'ün ünlü 'Ne mutlu Türküm diyene' vecizesi, 'Türk Milliyetçiliği'nin ırk esasına dayanmadığının en açık delilidir.

Irk ayırımcısı değiliz
Türkiye'de 'milliyetçilik', hiçbir dönemde katı bir ideoloji olarak anlaşılmamıştır. Nasyonal Sosyalizm/Nazizm ve Faşizm'in geçersiz ideolojik iddiaları ve sunî modelleriyle bizim milliyetçilik anlayışımızın ilgisi yoktur. Geçmişte Recep Peker gibi bazı tek parti yöneticilerinin Avrupa'daki nasyonalist uygulamalardan etkilendiği söylenebilir. Lâkin, Cumhuriyet'in ilk dönemindeki 'milliyetçilik' ilkesi incelendiğinde, yeni millî devletin oluşmasındaki rolü dışında, ana dayanağının vatan-millet sevgisi olduğu ve herhangi bir ideolojik muhtevaya sahip bulunmadığı görülecektir.
O zamana kadar Osmanlı'nın, biraz da Selçuklu'nun ötesine gidememiş Türk Tarihi'nin aydınlatılması ve Türk kültürüne sahip çıkılmak istenmesi de bu gayretlerin sonucunda ortaya çıkmıştır.
Çocukluğumda okuduğum Nihal Atsız'ın 'Bozkurtlar'ın Ölümü' ve 'Bozkurtlar Diriliyor' adlı romanlarının tadı hâlâ damağımdadır. Lâkin, kendi milletine mensubiyet duygusu ve vatan-millet sevgisi, bende başka bir millete mensup olanlara karşı hiç bir antipati ve ayırımcılık duygusu geliştirmedi.

Nesillerin sürüklenişi
İlk gençlik yıllarımdan itibaren kendimi üç akımın tesirinde hissetmiştim. Önce dindar bir çevrenin etkisiyle İslâmı tanıma fırsatını buldum. Felsefeye ve ontolojiye merakım, hamdolsun imanımı zayıflatmadı. İslâmiyet'in ümmet mensubiyetini 'İslâmcılık', hatta 'İslâm Sosyalizmi' şeklinde beynelmilelci/enternasyonalist bir ideoloji gibi takdim edenlere karşı, rahmetli babam bana Hucurat Sûresi'ndeki 'Birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık' şeklindeki ayet mealini söyler ve sık sık 'Vatan sevgisi imandandır' (Hadis) derdi.
Bizim lise yıllarımızda Eski Yunan Mitolojisi ile o beyaz kapaklı meşhur klasikler okutulurdu. Hasan Ali Yücel hümanizmi enternasyonalist bir tez olarak takdim edilirdi. Ortak bir insanlık idealinin sihri bizi âdeta büyülerdi. Şimdi de bu güzel rüyayı hâlâ görmeye devam ediyorum. Ancak, millî menfaatler gerçeğini aslâ unutmadan...
Mülkiye'de, 1960 sonrasının diğer bir güçlü akımıyla karşılaştım: Sosyalizm. Soğuk Savaş yıllarının en hızlı döneminde enternasyonalist bir sosyalizm kasırgası esiyor, aynı görüşte olmayanı 'karşı devrimcilik', 'faşistlik' ve 'kafatasçılık' ile itham ediyordu. Öyle ki, bu akımın büyüsüne kapılanlar, bütün millî ve manevî değerleri inkâr ediyorlar, Sovyetler'in ve Çin'in ekseninde kamplaşarak beynelmilelci ideolojiler peşinde koşuyorlardı.
Bu akıma karşı çıkanlar, liberal düşüncenin serbestiyetçi görüşlerinin ılımlı tablosuna sığınarak tezlerini savunmakta zorlanıyorlar ve kendilerine yeni ideolojiler bulmaya çalışıyorlardı. Benim başkanlığını yaptığım hürriyetçi ve liberal görüşteki 'Hür Düşünce Kulübü', bu mücadelede zayıf kalıyordu.
Hiç unutmam, bir gün o sırada bizim derneğin Genel Sekreteri olan Murat Karayalçın ile 2. Başkanım Esat Güçhan, bizim de daha fazla milliyetçi havada olmamızı ve bir dergi çıkararak Marksistler gibi Kızılay'da satmamızı istemişlerdi. Bunun üzerine 'Millî Düşünce' isimli dergiyi çıkardık. Bir taraftan da rahmetli Prof. Aydın Yalçın Hocamıza liberal eğilimli 'Yarın' dergisinde yardım ediyorduk.
Bu arada fakültede bir 'Ülkü' derneği kurduk ve bunun idaresini de Yılmaz Yalçıner'e verdik. O günlerde MHP'nin gençlik içindeki tesiri artmaya başlamıştı. Ancak, bir ideoloji icat etme gereği duyuyorlardı. Değerli hocamız Prof. Dr. Fikret Eren, 'Kurt Karaca' müstear ismiyle 'Milliyetçi Toplumcu Düzen' adlı bir kitap yazdı. Burada milliyetçilik, bir programa kavuşturulmak isteniyordu. Çeşitli tartışmalardan sonra, nasyonal sosyalizmi çağrıştıran MT (Milliyetçi Toplumcu) deyişinden vazgeçildi.

Önce Türkiye...
Bir kısım aydınlar, 'milliyetçiliği', Avrupa'nın bakışıyla kötülemeye çalışırken 40 yıllık maziyi hatırladım. Bu aydınların geçmişine baktığımızda, soğuk savaş döneminin vatan, millet, bayrak, din gibi kavramlarından hoşlanmayan; sözde toplumcu, marksist, devlet düşmanı bir hüviyette olduklarını görürsünüz. Hâlen, sosyalist, sosyal demokrat, liberal gibi hüviyet taşıyabilirler. Lâkin mazilerinin tesirinden ve Batı'ya karşı aşağılık komplekslerinden bir türlü sıyrılamamışlardır.
Biz de, halktan kopuk, dayatmacı, buyurgan, antidemokratik bir 'zorba devlet' anlayışına karşıyız. Ancak bizim demokratlığımız, aslâ millet ve devlet düşmanlığına dönüşmemiştir.
Bize göre milliyetçilik, 'Önce Türkiye' diyebilmek ve Türk Milleti'nin, Türk Devleti'nin, Türk Vatanı'nın menfaatlerini savunabilmektir.