Seçilmiş kralların listeleri

1991 Genel Seçimleri'nin kısa bir müddet öncesiydi. Mesut Yılmaz'ın, Özal ve ailesinin desteğiyle ANAP Genel Başkanlığı'na oturtulmasından sonra, ANAP'ın başına gelecekleri tahmin ettiğim...

1991 Genel Seçimleri'nin kısa bir müddet öncesiydi. Mesut Yılmaz'ın, Özal ve ailesinin desteğiyle ANAP Genel Başkanlığı'na oturtulmasından sonra, ANAP'ın başına gelecekleri tahmin ettiğim için partimden ayrılmış ve başka partilerin tekliflerine rağmen seçimlere girmemeye karar vermiştim. Tunus caddesindeki büromda çalışırken eski milletvekillerinden Sabit Batumlu beni ziyarete geldi. Aday listelerine giremeyen 100 civarında milletvekiliyle anlaştıklarını; benim başkanlığımda bir parti kurarak seçimlere girmek istediklerini söyledi.
Bu 'küskünler' hareketini, siyasî ahlâka aykırı gördüğüm için, hiç tereddüt etmeden reddettim.
***
Dörtbuçuk yaşında, 'r'leri telaffuz etmekte güçlük çeken bir çocukken 1950 genel seçimlerinde nasıl 'Yeter! Söz milletindir' diye bağırdığımı dünmüş gibi hatırlıyorum. Aradan geçen 57 sene içinde 'demokrasi ve hürriyet' çizgisinden en ufak bir taviz vermedim. Zorba devlet anlayışına ve antidemokratik dayatmalara karşı daima millî iradeyi, millet egemenliğini, hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi savundum.
Öyle ki, son 27 Nisan Muhtırası'na karşı çıkışım, muhtıranın muhataplarını dahi ürkütecek kadar sert olmuştur.
Bundan sonra da kalan ömrümde inandığım ilkeleri savunmaya devam edeceğim.
***
Lâkin, şu son seçim listeleri de şu gerçeği açıkça bir defa daha ortaya koymuştur: Türkiye'de demokrasiyi, sadece jakoben oligarşik azınlık, darbeciler, peşin hükümlü yargı kuruluşları, YÖK ve üniversiteler işlemez hâle getirmiyor. Bizatihî siyasî parti yönetimleri ve seçim sistemi de aynı derecede antidemokratik tesir icra ediyor.
Siyasî partilerdeki 'lider sultası', daha önce de yazdığımız gibi Duverger'nin 'Seçilmiş Krallar'ını ortaya çıkarıyor. Darbeci diktatörler, bir anda darbe yaparak iktidara gelirken, 'seçilmiş müstebitler' istibdat merdivenlerini teker teker çıkıyorlar.
Bir demokratik sistemin millî iradeyi tam olarak yansıtabilmesi için, milletin kendi temsilcilerini bizzat seçebilmesi lâzımdır. Halbuki, Türkiye'de, liderin ve etrafındaki imtiyazlı oligarşik ekibin 'tek seçici' olduğu bir sistem vardır. Böyle bir sistemin demokratik olduğu, milletin iradesini temsil ettiği ve millî egemenliğin tecellisini sağladığı söylenemez.
Demokrasinin tekemmül etmesi için Siyasî Partiler ve Seçim sistemlerinin değiştirilmesi; 'temsilde adalet ve yönetimde istikrar' ilkelerinin dengelendiği; halkın tercih ettiği partinin aday adayları ve adayları hakkında tayin edici role sahip olduğu 'tercih' sisteminin kullanıldığı yeni bir tanzimde bulunulması şarttır.
***
Aksi halde, bu çarpık sistem bizi demokrasiden uzaklaştırır. 'Parti içi demokrasi'nin bulunmadığı; halkın önüne fiks menü aday listelerinin çıkarıldığı; millî iradenin birkaç liderin iki dudağının arasına sıkıştırıldığı bir rejime demokrasi diyemezsiniz. Böylesine bozuk bir sistem, darbe heveslilerine de gerekçe oluşturur.
Bu sistemde, milletvekilleri liderlerin bendesi ve parmak makinası olmaktan ileri geçemezler. Turan Çömez, Azmi Ateş, Mehmet Dülger, Mehmet Elkatmış, Prof. Aziz Akgül, Ertuğrul Günay, Fikri Sağlar, Zülfü Livaneli, Saffet Arıkan Bedük, Sadi Somuncuoğlu gibi dürüst, namuslu, çalışkan ve ilkeli siyaset adamları da tasfiyeye maruz kalırlar (Bereket versin ki, Ertuğrul Günay'a sahip çıkıldı).
***
Ne yazık ki, artık bu seçimler böyle geçecek. Ancak, gelecek Meclis'in ilk işi, Yeni Anayasa ile Siyasî Partiler ve Seçim Kanunları'nın hazırlanması olmalıdır.