Türkiye, Yüksek Yoğunluklu Psikolojik Harekâtın Hedefi (1)

Sevgili okuyucular, bu pazar sohbetinde, her gün maruz kaldığımız ancak pek de farkında olduğunuzu sanmadığım bir 'psikolojik harekât'tan bahsetmek istiyorum.

Sevgili okuyucular, bu pazar sohbetinde, her gün maruz kaldığımız ancak pek de farkında olduğunuzu sanmadığım bir 'psikolojik harekât'tan bahsetmek istiyorum. Türkiye bugün Kürtler, Kuzey Irak, peşmergeler, Türkmenler ve PKK konularında yüksek yoğunluklu bir psikolojik harekâtın hedefinde bulunuyor. Hergün, birileri medyada arz-ı endam eyleyerek, 'ezber bozma' adı altında aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorlar. Ünlü kitle psikolojisi uzmanı Gustave le Bon, kitlelerin ruhuna bazı fikir ve inançları yerleştirmek için 'iddia-tekrar-sirayet' ten oluşan üçlü bir yönteme başvurulduğunu belirtir.
Bu hafta, sütunlarımın elverdiği nisbette, Türkiye'nin ve halkımızın maruz kaldığı bu psikolojik harekâttan misaller vermeye çalışacağım.

'Türkiye bir mozaiktir'
Bu iddia, bir zamanlar KGB'nin Türkiye üzerinde yürüttüğü bir psikolojik harekât sloganıdır. Ne yazık ki, ülkemizde cumhurbaşkanları, başbakanlar bile bu sloganın tuzağına düşmüştür. Bu sloganda vurgulanan esas nokta, Türkiye'nin etnik yapısıdır.
Bu konuda asıl hedef, Türkiye'nin etnik bütünlüğünün olmadığını ileri sürerek federatif sisteme ve bölünmeye giden yolu açmaktır. Halbuki, çeşitli araştırmalara ve istatistiklere göre, Türkiye'de yaşayan insanların en az yüzde 85'i Türk kökenlidir. Bu derece homojen bir yapıyı, hiç bir millî devletin bünyesinde kolay kolay gösteremezsiniz. ABD'de 'Ethnologue Data from Languages of the World' adlı araştırma kurumunun hazırladığı 'Türkiye'de Etnik Dağılım' başlıklı raporda, 2001 yılı içinde Türkiye'de etnik nüfus oranı yüzde 13.79 olarak gösterilmiştir (Yani, yüzde 86.21 Türk asıllıdır). Gene Eylül 2005'te AB Eurobarometer Anketi'nde, ana dilini Türkçe olarak bildirenlerin (yani Türk kimliğini benimseyenlerin) oranı yüzde 93 olarak tesbit edilmiştir.
Böyle bir topluluğa 'mozaik' diyebilir misiniz?
Bu arada, geri kalan yüzde 7'lik kısmın da bizim kardeşimiz olduğunu ve hiçbir ayrım yapmadığımızı belirtmeliyiz.

'Hangimiz Türküz canım?'
Büyük Atatürk, bu vatan topraklarında yeni kurulan Türk Devleti'nin köklerini sağlamlaştırmak için 'tarih tezleri' ortaya koymaya çalışmışken, günümüzde bazı sütü bozuk aydın mâkulesinin bir teranesi vardır: 'Canım, hangimiz Türküz ki?' diye tekrarlayıp dururlar. Kimi, 1071'den sonra Anadolu'ya gelen birkaç Türk boyu ile Türkleşmenin sağlanamayacağını söylerken, kimileri de 'Anadolu uygarlıkları' safsatasıyla bizi, İyonların, Bizanslıların torunu hâline getirmeye bayılırlar. Hatta, son zamanlarda Türkiye'deki insanımızın kafatasıyla, kanıyla, genetik yapısıyla uğraşanlar dahi zuhur etmiştir. Bütün milliyetçileri/vatanseverleri yerli yersiz ırkçılıkla itham edenler, âdeta insanımızın Türk olmadığını ispatlamayı kendilerine iş edinmişlerdir.
Halbuki, Marko Polo bile tâ 13. asırda bu ülkeye 'Türkiye' demiştir. Başta Anadolu olmak üzere, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar'daki bin yıllık Türk yerleşimleri ve bu bölgeye akın akın göç eden Türk nüfusu, arşiv kayıtlarında ayrıntılı şekilde tescil edilmiştir.

'Türkiye'de 25 milyon Kürt var'
Evvelâ şunu belirtelim ki, Türkiye'de yaşayan insanımız Türk, Kürt veya başka bir etnik yapıda olsun bizim için aynı değerdedir. Dönüp de bir bakınız, bugüne kadar hangi milliyetçi bu ayrımı yapmış; eserlerinde etnik nüfus istatistikleri vermiştir? Lâkin, ırkçılık yapan bölücü Kürtçüler, sanki Kürt asıllı vatandaşlarımızın sayısı bizi rahatsız edermiş gibi, Türkiye'deki Kürt sayısını açık artırmaya çıkarmışlardır.
Önceleri 9 milyondan başlayarak (Talabani, Der Spiegel, Mart 1991); sonra 15 milyona (Kemal Burkay, daha sonra Muzaffer Demir); nihayet 20-25 milyona ulaşmışlardır.
Akılları sıra, böylece Kürt sayısının Türkiye nüfusunun üçte biri üzerinde olduğunu ileri sürerek Türkiye'nin bölünmesi tezlerine gerekçe uyduracaklardır.
P. A. Andrews'in yaptığı araştırmaya göre, Türkiye'deki Kürt nüfusu oranı yüzde 8,36 olarak bulunmuştur (Prof. Dr. Mehmet Şahingöz). TÜİK'in ana dili esas alarak yaptığı sayımlarda bu oran yüzde 7,07'dir. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nün yaptığı araştırmaya göre yüzde 6,2'dir (Prof. Dr. Aykut Toros, 1992). Ayrıca, Ali Tayyar Önder, Kürt ve Zaza nüfus oranını yüzde 7,84 olarak hesaplamıştır.
Kısaca, bu oranın en fazla yüzde 8,5 civarında olduğu ve bunun da 6,5 milyonluk bir nüfusa tekabül ettiği anlaşılmaktadır.

'Kürtler ezilmiş ve hakları verilmemiştir'
Popülist politikacıların ve papağan aydınların ne yazık ki ikide bir tekrarladıkları bu slogan, tamamen gerçek dışıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluşundan bugüne kadar Türk, Kürt ve diğer vatandaşlarımız arasında hiçbir ayrım yapılmamıştır. Kürtler asla azınlık olarak kabul edilmemiş; her türlü siyasî ve hukukî haklara sahip olmuşlardır.
Tek parti rejimi ve özellikle şeflik döneminde insan hakları ve hürriyetler konusundaki baskılar sadece Kürtler için değil, Türkiye'de yaşayan herkes için geçerlidir. Herhangi bir vatandaşa, ırk esası üzerinden ayrımcılık ve zulüm yapıldığı söylenemez.
12 Eylül Dönemi'nde Türkçe'nin dışındaki diller ile ilgili sınırlama da, demokrasiye dönülünce uygulamaya konulmadan kaldırılmıştır.
Türkiye'de, Kürt asıllı Türk vatandaşları, devletin ve toplumun en üst kademelerinde görev almışlar; cumhurbaşkanı, başbakan, genelkurmay başkanı, savcı, hâkim, kaymakam, vali olmuşlardır. Biz bunu söyleyince, bazıları itiraz edip 'Kendi kimlikleriyle olmamışlardır' diyorlar. Üniter bir devlette birden fazla millet ve millî kimlik olmaz. Çok imrendikleri Amerika'da, İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da birden fazla siyasî kimlik gösterebilir misiniz?

'Kürt sorununa siyasal ve demokratik çözüm'
İlk nazarda kulağa çok hoş gelen bu 'barışçı' sloganın asıl hedefi, Türkiye'de terörle mücadele için alınacak tedbirleri gevşetmek ve yönetimi atalete sevk etmektir. Bu parlak lafların sihrine kapılan aydınlar, aslında ırkçı ayrılıkçıların yürüttüğü ve arkasında ABD-AB çevreleri olan bir psikolojik harekâtın istismarına maruz kalmaktadırlar.
Kendilerine 'Siyasal ve demokratik çözüm nedir?' sorusunu yönelttiğimiz bu aydınlardan hiç biri, tutarlı ve çözüm teşkil edecek bir cevap verememişlerdir. Çünkü, bu sözde çözüm talepleri, her defasında mahiyet değiştirerek karşımıza çıkmakta; Türkiye'nin ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldıracak boyutlara ulaşmaktadır. Önce bazı masumane kültürel talepler, sonra teröristlerin affı, daha sonra da siyasî talepler birbirini takip etmekte; çözüm iddiaları özerk yönetim ve federasyona kadar uzanabilmektedir.
Bütün bunlardan sonra bölünme aşamasına gelineceğini anlamamak için ya çok saf ya da art niyetli olmak gerekir.
Gelecek hafta bu konuya devam edeceğiz.