Kur ve cari açık tartışmalarından izlenimler

Küçük adımlar atılarak sağlayabileceklerimizi küçümsüyor, buna karşılık TL'nin değer kaybı yoluyla kazanabileceklerimizi abartıyoruz.

Döviz kurundaki hareketlenme heyecan yarattı. “Kur ne olacak?”, “Cari açık nasıl kapatılır?”, “Türkiye krize girer mi?” gibi sorular tartışılmaya başlandı. Umarım, daha önce çok defa tanık olduğumuz gibi, döviz piyasası sakinleşince bu konular unutulmaz. 

İki önemli sinyal
İktisadi faaliyetler iki tür sinyal verir. Bunlardan ilki fiyat sinyalleridir. Kur, faiz, ekmek fiyatı vs. İkinci tür sinyaller ise miktar sinyalleridir. İstihdam, üretim, ihracat miktarı gibi. İktisat, bu iki tür sinyali bir arada okumayı gerektirir. Buna karşılık, çeşitli nedenlerle, günlük yaşamda fiyat sinyallerine daha çok önem veriliyor. Türkiye’de 2008 Eylül ile 2009 Nisan arasında işsiz sayısının ‘bir milyon’ kişi artmasına rağmen, bu dönemde kriz yaşanmadığından söz edebilenler varken, kurlardaki oynama, pek çok kimsede kriz çağrışımı yapabiliyor. Oysa bugün kurdaki dalgalanmadan kaygılananların, iki yıl önce yaşananları bir daha yaşamamaları için çok daha ciddiye almaları gerekirdi. Olayın bir başka yönü daha var: Galiba miktar göstergelerini biraz daha dikkatli okumayı öğrensek iyi olacak. Çünkü önümüzdeki dönemde ekonominin vereceği miktar sinyalleri daha önemli olacak. 

Rekabet gücümüz düşük
Gelelim, cari açık sorununa. Böyle çalkantılar olduğunda gün ışığına çıkıp, bunun dışında bazı iktisatçılar arasındaki tartışmaya indirgenen bu konunun özeti şu: Cari açığımız var, çünkü dış ticaret açığımız (mal ithalatımız ile ihracatımız arasındaki fark) çok büyük. Yani satın aldığımız kadar mal satamıyoruz. Diğer net döviz gelirlerimiz (hizmetler vs.) ise aradaki farkı kapatmaya yetmiyor. Önce şunu saptayalım: Ben, Türkiye’nin dış ticaretinde fazla verdiği son yılda doğmuşum ve 65 yaşındayım!.. Demek ki bu işi becerememişiz. Ama bu sorun “Gelişmekte olan bir ülkeyiz, böyle olması doğaldır” biçiminde, başka ülkelerin deneyimleriyle doğrulanmayan, sözlerle geçiştirilebilecek gibi de değil. Neden Türkiye dış ticaret açığını düşürecek yönde adım atamadı? Üstelik ciddi ihracat artışı sağlamasına rağmen! Bu sorunun basit bir yanıtı olduğunu sanmıyorum. Belli ki Türkiye’nin rekabet gücü düşük. Akla çeşitli sorular geliyor: Türkiye hangi malları üretebiliyor? Bu malları rakipleriyle aynı kalitede üretebiliyor mu? Bunları iyi pazarlayabiliyor mu? Dünya ekonomisindeki değişiklikleri göz önüne alarak ihraç edebileceği malların bileşimini ya da kalitesini değiştirebiliyor mu? Bunu, rakiplerinden daha etkin bir biçimde yapabiliyor mu? Maliyeti düşürebiliyor mu?
Bu son soru bağlamında iki konu gündeme geliyor: Cari açığımız üzerinde önemli etki yapan kalemlerden birisi de enerji girdilerini (petrol, doğalgaz vs.) ithal etmek zorunda olmamız. Bu durumda olan tek ülke olmadığımıza göre sormamız gereken şu sorular var: Enerji maliyetlerini düşürmek konusunda, diğer ülkelere oranla, neredeyiz? Enerjiden tasarruf edici teknolojilere geçebiliyor muyuz? Enerji girdilerinin ilerideki ithal maliyetini düşürecek önlemleri alabildik mi? Galiba bu tür küçük adımlar atılarak sağlayabileceklerimizi küçümsüyor, buna karşılık TL’nin değer kaybı yoluyla kazanabileceklerimizi ise abartıyoruz. İhraç ürünlerimizin ithal girdi kullanımı yüksek olduğuna göre, TL’nin değerini düşürmek, kabaca, döviz cinsinden maliyet içinde ücretin payını azaltmak anlamına geliyor. Bunun, ihraç ürünlerinin maliyetlerini düşürme etkisinin sınırlı kalacağını ve bu yolla reel ücreti indirmenin bir toplumsal/siyasal faturası olacağını unutuyoruz.

.