Küresel kriz, ABD ve Bernanke

Bu tür krizlerde çöküş hızlı oluyor, dibe varılıyor, çıkış ise hem yavaş hem de dalgalı oluyor.

Yaşamakta olduğumuz krizin gelişmiş ülkelerdeki iktisadi sistemin işleyişinde köklü değişikliklere yol açacağını, bu açıdan 1929’dan bu yana görülenlere benzemediğini düşünenlerdenim. Bu tür krizlerin özelliği, uzun sürmeleri. Uzun sürmekten kastettiğim de ekonomilerin istihdam ve gelir kayıplarını giderip kriz öncesi düzeye tekrar gelmeleri için gereken süre. Bu sürenin ilginç yönü de çöküş ve toparlanmanın benzer zaman aralıklarına dağılmamış olmazı. Çöküş hızlı oluyor, dibe varılıyor, çıkış ise hem yavaş hem de dalgalı oluyor. Dolayısıyla çıkış sürecinde yaşananlar topluma daha çok acı veriyor ve sarsıntı yaratıyor. 1929 krizinden çıkış süreci bu açıdan ilginç ama umarım kimse tekrarlamaya kalkmaz. Kimilerine göre militarizmin yükselmesi, silahlanma ve sonuçta ulaşılan savaş aşaması krizden çıkmanın tek yoluydu; kimilerine göre ise krizden çıkmayı epeyce kolaylaştırdı. Toplumların bunun karşısında ödediği fiyat ise korkunç oldu. 

G-20 süreci başlatıldı
Bu defa, böyle bir olayı yaşamadan krizden çıkmanın yollarını aramak gerekiyor. Bunun için ülkeler arasında işbirliği yapma gereği olduğu fikrinden hareketle G-20 süreci başlatıldı. Ancak ilerleme sağlandığı pek söylenemez. Bu süreç boyunca pek çok yeni görüş ortaya atıldı, bunlar tartışıldı. Hatta bu konuların ele alındığı kavramsal çerçevede de önemli değişiklikler ortaya çıktı. Ama bunların yaşama kavuşturulması için gerekli kurumsal yenilikler, özellikle uluslararası düzeyde, yaşama kavuşmadı. Bu açıdan gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olanlar arasında pek bir fark yok. Ne gelişmiş ülkeler ne de diğerleri mevcut düzenden ayrılma fikrine sıcak bakıyor. Dolayısıyla sorun, mevcut düzen içinde, krizden çıkmanın yollarının bulunmasına indirgenmiş durumda. Bu, gelişmekte olan ülkeler grubu için daha da belirgin. Onlar, gelişmiş ülkelerin adım atmasını bekliyor, bu atılan adımlara göre de kendilerine bir yol çizebileceklerini umuyorlar. Türkiye bu grupta yer alıyor. Çin de...
Gelişmiş ülkeleri de ikiye ayırmak olanaklı: ‘ABD’ ve ‘onun ne yapacağını bekleyenler’. ABD’de ise herkesin gözü Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke’de. Bernanke’nin (tabii başında bulunduğu Merkez Bankası’nın) bu itibarı hak etmesi için epeyce neden var. Ancak bu kadar büyük bir krizin sadece ABD Merkez Bankası’nın çabalarıyla aşılabileceğini sanmak safdillik olur. Nitekim Bernanke, 26 Ağustos 2011’de Jackson Hole’de yapılan toplantıya sunduğu ‘The Near and Longer-Term Prospects for the U.S. Economy’ başlıklı tebliğinde ABD’nin büyüme sorunları üzerinde duruyor. ABD’nin büyüme potansiyeli hakkında olumlu bir görünüm sunan Bernanke’nin tebliğinin en önemli noktası, ABD’nin maliye politikasının köklü bir biçimde yeniden yapılandırılmasının zorunlu olduğuna yaptığı vurgu. Bernanke maliye politikasının kamu borcunun artmaması kısıtı altında, toparlanmaya destek verecek biçimde biçimlendirilmemesi durumunda ABD ekonomisi için çok vahim sonuçlar doğabileceğinin altını çiziyor. Özetle, çalışma ve tasarrufu özendirecek biçimde, vergi ve harcama programlarını gözden geçirin, kongrede anlaşma sağlayın, diyor.
İki soru:
i) Bu amacın sağlanması olanaklı mı? ABD’nin bunu yapabilecek potansiyeli olduğu Başkan Clinton döneminden biliniyor. O dönemde hem ABD büyüyebilmiş hem de bütçe fazlası vermişti. Başkan Bush’un popülizmi bu süreci tersine çevirdi, ABD’yi çıkmaza soktu.
ii) ABD bu amaca ulaşabilir mi? Bernanke’nin bu çağrısının olumlu sonuç verebilmesi için ABD’nin tutucu olmayan bir başkana, mantıklı hareket eden bir kongreye ve bunları seçebilecek bir seçmen kitlesine gereksinimi var. Bunlar sağlanırsa ABD kendisini toparlayabilir ve dünyanın kalanına da bir hayrı dokunabilir.
Geleceğimiz güvence altında görünüyor (!) değil mi?