Acıya bakmak

İnsan yalnızca kendi ölümü karşısında tarafsız kalabilir. Bazen başkalarının ölümü de bizi kendi ölümümüz kadar korkutabilir. Ölüme bakışımız 'Batılıların ölüm karşısındaki tavırları'ndan farklı olsa da...

İnsan yalnızca kendi ölümü karşısında tarafsız kalabilir. Bazen başkalarının ölümü de bizi kendi ölümümüz kadar korkutabilir. Ölüme bakışımız 'Batılıların ölüm karşısındaki tavırları'ndan farklı olsa da, bu kültürel farklılık ölümden daha az korkmamıza yol açsa da, ölüm denen gerçeği değiştirmez. Belki de ürpertici olduğu kadar gerçek de olduğu için gülemediğimiz klişeler yalnızca ölüme ilişkin olanlardır. 'Yaşamak biraz da ölmektir' deriz sözgelimi, ölmek için doğuyorsak hayatın anlamı ne türünden klişelere de başvurabiliriz. Kendi ölümümüze dair, ufukta henüz kara bulutların görünmediği erken zamanların iyimser klişeleridir bunlar.
Fakat klişe olamayacak kadar acı olan bir şey var: Başkalarının ölümü. 'Başkasının acısına bakmak'la övünen bir tarihin, kültürün, uygarlığın içinden geliyoruz. Coğrafyalar, zamanlar ve siyasetlerüstü, çok 'insani' bir erdem olarak taşıdığımızı söylüyoruz bunu. Uzak ve yakın tarihimizdeki kimi kıyımlar, linç ve yangınlar hatırlatıldığında ise, bunun bütün bir topluma mal edilemeyeceğini söylüyoruz. Tanrı da bizi bağışlasın tarih de! Dinsel, mezhepsel, etnik farklılıkları kullanarak siyaset yapmak isteyenlere ya da siyaset yapılmasın diye bu vahşeti örgütleyenlere atıyoruz suçu ve sorumluluğu. Her şeye rağmen bu toplumun bir arada yaşama kültürünü geleneğiyle, rindane meşrebiyle içselleştirdiğine inanıyorum.
Anlayamadığım şey şu: 'Başkasının acısına bakmak'tan en çok söz edenler, yani demokratlar, sosyalistler olarak, sahiden bu acılara bakabiliyor muyuz, ölüm ve şiddet kültürü karşısında yeterince duyarlılık gösterebiliyor muyuz? Açıkcası bundan hayli şüpheliyim. Sol aynı zamanda 'cesaret' anlamına da gelir. Çoğu zaman bedelini yaşamla
ödemeyi, ölümü göze almayı da gerektirir. Sol mücadele tarihimiz bunun eşsiz örnekleriyle doludur. Başkaları iyi yaşasın diye, acı çekmesin diye kendini feda etmek de sola özgüdür. İyi de bu cesareti, yürekliliği şimdi niye gösteremiyoruz? Ölüm ve şiddet karşısında niye sesimizi yükseltemiyoruz? Sayımız az olduğu için mi, sesimiz başka seslerin içinde kaybolur diye mi, yoksa artık bizde mi ölüm karşısında tarafsız bir 'duruş' edindik?
Ertuğrul Kürkçü'nün bir yazısını okumuştum yıllar önce, mealen şöyle şeyler söylediğini hatırlıyorum: Eskiden halk bir devrimciyi ahlakıyla tanırdı, iyiliğiyle. Devrimci terbiyesi ve ahlakıyla, iyi insanlar oluşlarıyla halkta bir güven oluşturmuştu devrimciler, neyi yapıp neyi yapmayacakları bilinirdi.
Kısacası sözüne ve ahlakına güvenilir bir kişiydi devrimci. Sonra da yeniden bu ahlaka ivedilikle sahip olmamız gerektiği üstünde duruyordu. Şimdi geldiğimiz noktaya bakalım, geldiğimiz değil gerilediğimiz noktaya: Ne işçi sınıfı müttefikimiz artık ne de beyaz yakalıları sola kazandırabilecek yeni bir dil kurabildik, ezilenler ezici bir çoğunlukla gerici ve ırkçı partilerin tabanlarını oluşturdular, Aleviler paramparça. Üniversitelerde bir avuç öğrenciyle, üç-beş aydın, sanatçı ve entelektüelden başka kimsemiz kalmadı. Çok yalnızız, yalnızlığımız akıl alır gibi değil! Neredeyse birbirinin aynı cümlelerle oluşturulmuş bildirileri imzalayıp duruyoruz, onları da kendimiz okuyoruz,
evet şiddeti kınıyoruz, teröre, bombalara karşı çıkıyoruz, askerin siyasete müdahalesini kabul etmiyoruz, yeni polis yasasını protesto
ediyor, yetersiz olan demokrasimizin sınırlarının iyice daraltılmasına itiraz ediyoruz. Bunlar iyi, güzel, elbette yapmamız gereken şeyler
ama, her gün asker cenazelerinin kaldırıldığı bir ülkede, korkarım ki hiçbiri yeterli değil!
Başkasının acısına bakmak, evet, korkmadan, cesaretle yapmamız gereken şey bu. Hepimiz silahlar sussun istedik, ama olmadı. Silahlar susmuyorsa, bu ülkede evlatlarını yitiren annelerin, ailelerin acısına da ortak olmamız gerekiyor. Uzaktan kumandayla patlatılan mayınlar, çarşılarda, meydanlarda canlı bombaların yarattığı katliamlar, hayatını yitiren insanlar, gençler, gencecik askerler. Sola yakışan tam da böyle bir korku ortamı içinde kendisinin bile duymadığı fısıltılarla değil, eski gür ve yüksek sesiyle yeniden söz alması, itiraz etmesidir.
Biz başka bir dünya mümkün derken, başka acılara nasıl seyirci kalabiliriz? Vicdan, içimizde söylenmeden duruyorsa, solun vicdan demek olduğuna kimi inandırabiliriz? Vicdanı olmak, itirazını herkesin duyabileceği kadar yükseltmektir. Başkasının acısına bakmayanlar, ölümlere ses çıkarmayanlar yaşamdan da korkuyor demektir. Madem ki yaşanası bir dünya ve Türkiye uğruna mücadele ediyoruz, sivil, asker demeden herkesin yaşama hakkına sahip çıkmalı, saygı göstermeli ve bunu gür bir sesle haykırmalıyız.