Bir çift siyah pabuç

2. MC (Milliyetci Cephe) yıllarıydı. 80 öncesi, faşistlerin işçilere, aydınlara, öğrencilere saldırdığı, katlettiği ve şimdi 'ulusalcı solcu'larımızın...

2. MC (Milliyetci Cephe) yıllarıydı. 80 öncesi, faşistlerin işçilere, aydınlara, öğrencilere saldırdığı, katlettiği ve şimdi 'ulusalcı solcu'larımızın, laik cephe liderliğine önerdikleri Süleyman Demirel'in "Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz" diye gerine gerine övündüğü yıllar. Bazılarınınsa 'Sağ-sol çatışması var' dediği yıllar, şükürler olsun ki şimdi böyle bir 'çatışma ortamı' yok! Çünkü üniversitelerde oruç tutmadığı, kız arkadaşıyla el ele tutuştuğu, bira içtiği, saçı uzun kulağı küpeli olduğu için dayak yiyen birkaç öğrenciyi de saymazsak, neredeyse sol yok. Olsa da günümüzün faşistlerine hak ettikleri cevabı verecek örgütlü bir sol yok. Ne acı.
Benim de geçmiş günlerim gelecek günlerimden fazla artık. Faşist bir saldırıyı protesto için ODTÜ-ÖTK (Ögrenci Temsilciliği Konseyi) binasının
önünde toplanmıştık. Marşlar söylüyor, sloganlarımızı haykırıyorduk, 'Sağ-sol çatışması yok, faşist saldırılar var', 'Tek yol devrim'... Jandarma gelmekte gecikmedi, karakoldakilerin yanı sıra takviye birlikler de cemseleriyle, panzerleriyle geldiler, silahlarını çapraz tutarak karşımıza geçtiler. Ve ön sıradaki bir arkadaşı almak istediler, kıyamet koptu. Jandarmayla birbirimize girdik, onlar dipçikliyordu, bizse yerden aldığımız taşları fırlatıyorduk. Arka sıraların öne doğru yığılmasıyla, bir anda ayakkabımın sağ teki çıktı ayağımdan. Bir an eğilip almayı düşündümse de, ezilirim korkusuyla vazgeçtim bundan. Yapacak bir şey yoktu, ayakkabımın sol tekini de ben çıkardım, fırlattım.
O günlerde ögrenci kredisi ve ODTÜ kütüphanesinden kazandığım parayla yaşamaya çalışıyordum. Bu, param yoktu demeye gelir, işin kötüsü başka ayakkabım da yoktu. Hâlâ hatırlarım o ayakkabıyı. Bağcıksız, üstü tokalı, boyayıp boyayıp giydiğim bir çift siyah pabuçtu. Bağcıklı olsaydı bu kadar kolay çıkar mıydı ayağımdan? Hem niye bağcıksız ve tokalı bir ayakkabı almıştım ki, hiç sevmezdim çünkü.
1-2 saat sonra ÖTK jandarmayla anlaştı, onlar çekilecek, kimseyi almayacak, biz de yurtlar bölgesine yürüyüp oturma eylemi yapacaktık. Ben ortada yürüyordum, çünkü çoraplarımla kalmıştım. 'Ayakkabılarından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan' devrimci bir öğrenci de olsan, yarına giyecek pabucun yoksa işin zordur. O sırada 2. Yurt 103'te Eskişehirli arkadaşlarla birlikte kalıyordum, Haluk, Ahmet, Talat... Onların da durumu benden pek farklı sayılmazdı, kimsenin fazla giysisi, ayakkabısı yoktu. Talat futbol oynadığı için, eski, beyaz bir spor ayakkabısı vardı, 'Al bunu giy' dedi, Talat'ın ayak numarası 40-41, benimse 41-42. Denedim, bağcıklarını çözdüm, dilini dışarı çıkardım, ayaklarım bir türlü girmiyordu içine. Güç bela sığdırdım ayaklarımı. Yapılacak hiçbir şey yoktu. İki gün o daracık bir hücre gibi ayaklarımı hapsettiğim spor pabuçlarla derslere, kütüphaneye, yemeğe gittim. Akşam yurda dönüp ayakkabıları çıkardığımda, sanki hücreden kurtulmuş bir tutuklu gibi sevinçten deliye dönüyordum: Ey özgürlük!
3. gün Haldun ve Şeyda'yla öğle yemeği yerken, Haldun o muzip gülümsemesiyle 'ÖTK binasında çok güzel bir sergi açılmış' dedi, 'Gidip oradan kendime bir çift siyah pabuç seçeceğim'. Hemen anladım ve yemeği yarıda bırakıp koşar adım vardım ÖTK binasına. Belki 60-70 çift pabuç, mahzun mahzun sahiplerini bekliyordu. Benim üstü tokalı, bağcıksız, siyah pabuçlarımsa sanki bana gülümsüyor gibiydi. Yıllardır görüşmemişiz gibi özlemle atıldım üstlerine ve hemen giydim ayağıma. O hemen hepimizin ortak çocukluk anısını yeniden yaşıyordum sanki. Bayramlık pabuçlarımızı yatağımızın başucuna koyarak uyuduğumuz sevinçli uykuları uyuyacaktım sanki birazdan. Çocuk değildim, koskoca delikanlıydım, ama ne gam, o sevinçli duygu çocukluktan beri bizi hiç terk etmemişti işte.
Sonra öğrenci kredisini ve kütüphaneden maaşımı alır almaz, nelerden feragât ve fedakârlık ettiğimi çoktan unuttum, İzmir Caddesi'ndeki Ömer ustaya gidip en ucuzundan bir bot aldım. Öyle ya ne olur ne olmaz! Pabuçlarım okulda kaybolmuş ve yine orada bulunmuştu, ya şehirdeki bir eylemde kaybolsaydı, onları bulmak için nereye gidecektim? Büyüdüm, orta yaşa geldim, başka ayakkabılarım oldu, ama hiçbirinin o üstü tokalı, bağcıksız siyah pabuçlarım gibi 'unutulmaz' bir hatırası yok. Şimdi biri kaybolsa yerini alacak başka bir pabuç var da, kaybolan anıların yerini alacak güzel hatıralar yok. Talat kim bilir nerelerde, hem de 'Özlemin eski tadı yok'!