Gamın neş'esi

Bakmayın Cemal Süreya'nın 'Neş'enin şiiri' gibi okunmasına, o uzun bir gamın şairidir. Son vedasının İstanbul'dan olduğuna da bakmayın, o Ankara'nın şairidir.

Bakmayın Cemal Süreya'nın 'Neş'enin şiiri' gibi okunmasına, o uzun bir gamın şairidir. Son vedasının İstanbul'dan olduğuna da bakmayın, o Ankara'nın şairidir. Göçebenin, göçmenin, sürgünün yurdu mu olur, Ankara da Cemal Süreya'nın konduğu yerdir. Konup ordan İstanbul'a, oradan da sonsuzluğa göçen bir sürgün şairdir. Ankara'nın uzun havası İstanbul'a gelinceye kadar oyun havası olur. Belki onun uzun şiirinin başına gelen de böyle bir şeydir.. Şimdi hiç kederi yokmuş gibi, hiç olmamış gibi sevda içinde okunması, gamını neredeyse hiç açık etmemesinden, sezdirmemesinden gelir.
Ankara: Gamın başkenti. Onu yurt tutanları da, ondan konup göçenleri de memesinden gam emziren bir anne gibi beslemiştir. Bazıları bir daha o gam dairesinden dışarıya bir adım bile atamayacak kadar yurtsuz olduğunu bilen, bazılarıysa o daireden çıkarsa neş'eye ulaşacağını uman ve elbette her seferinde de yanılan şairlerin yetiştirme yurdudur Ankara. Kim kurtulmuş ki o gamdan? Kalan da, giden de o bulaşıcı gamı kendisiyle beraber taşımıştır. Neş'e geçer, gam kalır. Ahmet Erhan'a bakın, memleketin en gamlı şairi, hadi Cemal Süreya'yla başladık, onun dizeleriyle sürdürelim, "Ben hangi şehirdeysem/yalnızlığın başkenti orası" dediği gibi, Ahmet Erhan da Ankara'dan İstanbul'a, ordan Silivri'ye gamla yazmamış mıdır şiirini? İstanbul'un sisi, Ankara'nın gamı. Sis dağılır, gam kalır.
Derdim ne İstanbul, ne Ankara. Derdim şu koyu gamı iyice koyultarak çekip gidenler. Geçen yıl, Ahmet Erhan'ın 'Bağlar Gazeli'yle andığı Azer Yaran bir 'Gamlar Gazeli'ne karışıp gitmişti. Cenk Koyuncu, Emin Akdamar da ona sonsuzluk yoldaşı olmakta gecikmemişlerdi. Sonsuzluğun da artık acelesi mi var ne? Şimdi de yine Ahmet Erhan'ın Ankara'ya bir 'gam nöbetçisi' gibi bıraktığı Adnan Satıcı gitti. 'Kar'ın yazıldığı bir hane yok şairlere,
olsaydı da istemezlerdi sanırım, bu 'gamsız girilmez' hanede 'acı benden çok çekti' diyenler de şairler değil mi zaten? Adnan Satıcı'yı da öyle hatırlıyorum, öyle 'şiir herkesin' deyip 'acı çekende, gam gizleyende' kalsın şiarıyla gam tekkesine yüksünmeden şiir taşıyan bir 'vefa ehli' özgeciliği, sadeliği ve samimiyetiyle.
Şiirine bakarken yazılarını da unutmayalım. Adnan Satıcı da 'şairlerin şairlere borcu olduğunu bilenler cemaati'nin uzun mesafe koşucusuydu, ki bu yalnızı da demeye gelir. Şairlere ve şiirlere olan borcunu
ödeye ödeye bitiremeyenlerdi. Şairler, her şeyden, herkesten önce, yine şairlere borçlu kaldıklarını hissederler ve bir kez bu borcu ödemeye başlamasınlar, asla bitiremezler. Bazen bir yazıyla, bir şiirle, bazen de selam göndererek yazılırlar gamın borç hanesine. Adnan'ın da 'borçlu' olduğunu geç fark ettim, nice yazlardan sonra fark ettim. İstanbul'un sisine, dumanına, dağdağasına çoktan karıştığımda fark ettim Adnan'ın şiiriyle bir gam kalesi kurduğunu, yetmedi o kalenin bayraktarı olduğunu. Bazen anlık sitemlerle, tatlı serzenişlerle dile getirdi itirazını, eleştirisini. Küsmedi, gücenik olmayı da sevmedi, yazısı da, şiiri de konuşması gibiydi, uzakta olduğu için onun yerine şiirini kucaklamak, yazısına sarılmak isterdim bazen. Kadife kelimelere, ipekten cümlelere sarıp bana da attığı birkaç ufak 'taş', gönlümün penceresine çarpmadı, onu kırmadı, ben o pencereyi daha da açmayı, o 'taş'lardan birkaçının daha içeriye girmesini istedim.
Çünkü bilirdim ki o 'taş'larda 'gamın neş'esi' saklıydı.
Yurdunu gam bilenlerin neş'esinden ne olur demeyin.
Şiir olur, vefa olur, Ankara olur, gamdan neş'eli bir hatıra kalır. Adnan Satıcı öyle kaldı bende, gama neş'e taşımaya çalışan bir sürgün ruh, bir göçmen kardeş olarak. O neş'eyi şimdi sonsuzluğa da taşıdığına eminim.