AB'nin başlangıç noktası

Adalet Bakanı Cemil Çiçek geçenlerde çok önemli bir konuda yakındı.

Adalet Bakanı Cemil Çiçek geçenlerde çok önemli bir konuda yakındı. Bakan'a göre hâkimler karar verirken AB normlarının getirdiği yeniliklere başvurmayıp, hükümlerini konvansiyonel 'yerel-ulusal' hukukun sınırlarına hapsediyorlardı.
Çiçek'in bu açıklaması bu köşede daha önce çok değinilmiş bir olgunun çok farklı ve çok hazin bir biçimde ortaya konulmasından başka bir şey değil.
Bundan birkaç yıl önce İngiltere'de buna benzer bir tartışma yaşanmıştı. Orada da ulusal-yerel yöneticiler hâkimlerin ulusal hukuku hiçe saydıklarından yakınıyordu. Cüppe giyip yargı vermek üzere kürsüye çıkan hâkimler kararlarını yerel hukuka göre değil İngiltere'nin üyesi olduğu AB hukukuna göre veriyordu. Çünkü, İngiltere o kurumun üyesiydi. Yerel hukuka göre verilen bir kararla tatmin olmayan şahıs o durumda gidip AB normlarına göre karar veren mercilere dava açacak ve yerelulusal yönetim de bu üst mahkemenin verdiği kararı uygulamak zorunda kalacaktı. İyisi mi iş baştan sağlam tutulmalıydı.
Bu yaklaşımın içeride sıkıntı yaratmasının nedeni açıktı. Böyle bir durumda yerel hukuk ne olacaktı? Biraz daha ileriye gidince işler daha da karışabilirdi. Çünkü bu yaklaşım 'ulusal bağımsızlık', 'milli irade' gibi kavramları da devre dışı bırakabilirdi. Hatta milli iradenin 'tecelli ettiği yer' olan ulusal parlamento bu durumda işlevini ve anlamını yitirebilirdi. Son kertede asal görevi yasama olan parlamentonun yapacağı yasalar zaten bir başka düzeyde, başka kurumlar (AB) tarafından 'üst-belirlenmiş' olacaktı. Parlamentonun işlevi belki de bundan böyle sadece o üst kurumlar tarafından hazırlanan yasayı onaylamaktan ibaret olacaktı.
Bu olguyu bu köşede ilk kez dile getirdiğimde gene işin bu yanlarına değinmiştim. Bütün bunlar bugün de aynen geçerli şeyler. AB'nin tam anlamıyla işlev görmesi, kurum niteliği kazanması ikili bir süreç içeriyor. Bunların ilki ulus-devlet kavramının ve ondan doğan kısıtlamaların aşılması. Bu, elbette son derecede olumlu bir şey. Farklı kültürlerin bir araya gelip ortak değerler etrafında 'yerel-iç sorunlar' engelinin ötesinde ortak insanlık değerleri ve hukukun üstünlüğü ilkesine dayalı yeni bir süreç başlatması ulusçuluk-din savaşlarıyla yaralı bir kıtada öyle yabana atılacak bir gelişme değildi. İkincisi, AB, buradan hareket ederek kendisini ortak anayasası, parlamentosu, bürokrasisi olan, ulus-devletler üstü bir devlet olarak tanımlayacak mıydı? Bu da kendi içinden sayısız sorun doğuracak bir başka süreçti.
Bu tartışmanın önemli bir bölümü bugüne değin Türkiye'de hiç yaşanmadı. Türkiye, AB sorununa sadece taktik ve ekonomik nedenlerle baktığı için bu düzeydeki gelişmelerin kendisini yarın nasıl etkileyeceğini umursamıyor bile. Fakat iş belli bir noktaya gelince bu defa ilgili bakan hem de çok önemli bir aşamada itiraz ve duruma müdahale etmek zorunda kaldı. Aksi takdirde çıkarılan yasaların işe yaramadığı, AB'ye girmenin sadece dışsal bir gelişme olarak yaşanacağı bir ülke olmamız söz konusu. Bu da her şeyden önce AB'yi rahatsız eden ve bizimle olan ilişkisini sürekli olarak gerip gerileten bir olgu. O nedenle bakanın uyarısı yerindedir, ama şu çok önemli soru buna rağmen ortada asılı duruyor: neden mesela İngiltere'de yargıçlar kendi hukuk sistemlerini hiçbir müdahaleye gerek kalmaksızın aşıyor da Türkiye'de tam tersi bir tutum içine giriliyor?
Bu sorunun yanıtı demokrasi ve hukuk kavramının içselleştirilmesiyle ilgilidir ve AB konusunda yaşadığımızı kısır iç çekişmelerin ve tıkanmaların altında yatan neden budur.