AB'yi yaşatmak: Solun işi

İnsanlardan olduğu kadar tarihten intikam almak da kötü bir şey. İntikam duygusunun kendisi yanlış. Ama bazen bıçak kemiğe dayanıyor. Belli bir dönemde yapılmış vahim hataları görmeden ve 'Biz dememiş miydik?'

İnsanlardan olduğu kadar tarihten intikam almak da kötü bir şey. İntikam duygusunun kendisi yanlış. Ama bazen bıçak kemiğe dayanıyor. Belli bir dönemde yapılmış vahim hataları görmeden ve 'Biz dememiş miydik?' diye düşünmekten kendisini alıkoyamıyor insan. AB konusu bunlardan birisi. Fransa ve Hollanda gibi iki ülkeden ezici hayır oyları çıktıktan sonra hâlâ bu 'proje'nin devam ettiğini, edeceğini hırsla, inatla savunanlara şimdi Blair'in 'öldürücü darbesi' nasıl geliyor bilmem ama sonuç ortada. Haydi, en yumuşak yanından söyleyelim ve diyelim ki, AB Anayasası artık sizlere ömür. Cenazesini kaldıran bile yok.
Bir defa bu saptamayı yaptıktan sonra şu üç noktayı sıkı sıkı tartışmak gerek.
1. Açıkça söylemek gerekirse ben AB'nin Türkiye'deki kadar hırsla savunulduğu başka hiçbir ülke görmedim. Bu durumun anlaşılır nedenleri var. 1839'dan bu yana bir dış 'impetus' olmadıkça kendimizi dönüştüremiyoruz. 21. yüzyılın şu kadar zamanının yaşandığı bir dönemde hâlâ kaba saba, kıyıcı bir devlet anlayışıyla devam etmek kafası işleyen, dünyayı tanıyan insanlarda doğal bir tepki uyandırıyor. Türkiye'nin geri kalmışlığı ekonomik bir tanım olmaktan bir türlü çıkarmaması ve ona demokratik-toplumsal bir anlam yükleyip onu çözmeye uğraşmaması bu tepkiyi büyüttü. AB, karşımızdaki tek kurtuluş umudu olarak görüldü. Bu bağlamda da çok önemli işler yapıldı. Açıkçası, AB olmasaydı, bu kadarı da olmayacaktı ve birçok alanda mağara devrinde yaşamayı sürdürecektik. Bu projenin bitmesinden duyulan ürküntünün nedeni bu. Fakat bu işin bir kısır yanı da var. Türkiye, AB'yi ekonomik bir proje olarak gördü. İçinde kültür öğesini barındırmayan bir kurum, kavram gibi algıladı. Onunla taban tabana zıtlaşan ideolojiler onun en ateşli savunucusu oldu. Hiç değilse demokratikleşme bağlamında bir teknik bir olanak diye tanımlandı, AB. Bu da onunla, ne kadar istenirse istensin, ciddi bir kan uyuşmazlığı ortaya çıkardı. Şimdi mesele bu noktalardan sükûnetle ele alınmalı.
2. AB projesi bitti diyoruz. Doğrudur; ama şu kadarını akılda tutmak, unutmamak gerek. Biten, 'elitist bir proje olarak AB'dir. Daha da açık söyleyeyim: AB, aslında bütün boyutlarıyla bir sol proje olarak başlamıştı. Fakat 1980 sonrasında işin bu yanı unutuldu. Halk ve diğer demokratik unsurlar projeden dışlandı. Liberal-elitist bir hegemonik anlayışla yeniden tanımlandı, AB. Sonunda da iş tıkandı. Dolayısıyla, AB'yi oluşturan ve kökleri Fransız Devrimi'nde olan temel ilkeler ışığında bir AB projesi ölmemeli.
3. Ama, daha önce yazdığım yazılarda söylediğim ve ne yazık ki, bizde hiç algılanmayan noktayı yeniden belirtmek gerekirse, bu, AB'nin bir kez daha demokratik sol değerlerle içten içe uyuşması gerekir. Bu ne bir kehanet ne saf bir dilek. Ertelenemeyecek, yok sayılmayacak bir ihtiyaç. Bu anlamda da Blair'in gizliden gizliye söylediği 'Avrupa'ya değmez' anlayışını, yaklaşımını şiddetle reddediyoruz. Ancak Avrupa'yla olur diyoruz. Bütün kanlı ve kirli geçmişine ve bir 'karanlık kıta' olmasına karşın bu böyle. Bu da demokrasiyi ve onun çoğulculuk boyutunu sonuna kadar özümsemiş bir Avrupa'dır. Bu meyanda AB öldü diye sevinen içe kapalı, milliyetçi kesimlere fırsat vermemek ve bunun iç dengeleri sarmasını engellemek gene solun bir projesi olmalıdır.
Türkiye, bu anlayışla, 'Ben benimdir' iddiasını bir yana bırakıp Avrupa'yı aynı zamanda bir kültürel model olarak benimsemelidir. Bundan sonrası için her şey daha farklı olacak. AB için işler daha zor. Bu zorluk içinde muhtemelen bizimle yeterince ilgilenmeyecekler. Bari bu fırsatı kullanıp biz Türkiye'yle ilgilensek de onu dönüştürmenin sağlıklı, serinkanlı yollarını bulsak.