Alacağına şahin devlet

Niyetim asla Şevket-Süleyman Demirel'le TMSF arasında devam eden savaşa müdahale etmek değil. Ama, bu, tarafların pozisyonlarını daha farklı açılardan ele almaya engel de değil.

Niyetim asla Şevket-Süleyman Demirel'le TMSF arasında devam eden savaşa müdahale etmek değil. Ama, bu, tarafların pozisyonlarını daha farklı açılardan ele almaya engel de değil. Beni ilgilendiren TMSF'den öte 'devlet' dediğimiz olgu. Bunun kaynağını da Süleyman Demirel'in, 'Bu operasyondan Başbakan'ın haberi mutlaka vardır' sözü oluşturuyor. Her ne kadar TMSF Başkanı, Başbakan'a 'operasyon' sonrasında bilgi verildiğini açıkladıysa da Demirel gibi ömrünü bu işlerin içinde geçirmiş birisinin sözleri yabana atılmaz. Hiç değilse Demirel'in kendi döneminde nasıl yapıldığına dair bir ipucu verir bize. Bu da 'devletin' nerede başlayıp nerede bittiğini göstermesi açısından önemlidir. Öte yandan 'operasyon' öyle adını kimsenin bilmediği birisine, bir aileye değil Türkiye'de siyaseten önemli bir aileye yapılıyor. Bu da gene işlerin karışıklığını gösteren başka bir nokta. O zaman insanın aklına şunlar geliyor...
Yapılan işin yasal bir çerçevesi elbette vardır. Nitekim TMSF de ona dayanıyor. Boşu boşuna böyle bir işe girişmez. Ama yasa bu tür işlerde her zaman belli bir haklılığı işaret etmez. Onun ötesinde bir hukuk çerçevesinin olması gerekir. Başlangıçtan beri Türkiye'de tartışılan da budur: yasa-hukuk uyuşmazlığı, zıtlığı. Bugün bir kez daha karşımıza çıkan gene o.
Öyle bir açıdan bakıldığında hukukun ne kertede karmaşık bir şey olduğunu, nasıl ayrıntılarla örülü bir şey olduğunu görmemek olanaksız. Nasıl olabilir ki? Eğer aile bağları arasında bir bağ varsa, bu bağın akla getirdiği çıkar bütünlüğü bir biçimde doğrulanıyorsa TMSF elindeki yasayla bugünkü durumu yaratacak girişimlerde bulunmaya kendisinde hak görüyor. Bu, işin içinde yani hukuku belirleyen süreçlerde 'objektivitenin' (nesnelliğin) olduğu kadar 'sübjektivitenin' (öznelliğin) olduğunu da gösteren son derecede kritik bir nokta. Medeni Kanun'da, borçlar hukukunda bunu somutlaştıracak sayısız madde var. Örneğin yasa tüccardan 'müdebbir' (tedbirli) olmasını istiyor. Hâkime vicdanına dayanarak karar verebileceğini belirtiyor.
Bunlar bilinen şeyler ve kendi içlerinde mantıklı bir tutarlılığa da sahip. Ayrıca Roma-Germen hukuk sistemi içinde de kanıtlanmışlar. Bizim durumumuzda ilginç olanı sübjektif değerlendirmeyi yapma hakkının doğrudan doğruya bürokrasiye bırakılmasıdır. Bürokrasinin hareketini tayin eden bir yasal çerçeve mevcut. Fakat takdir hakkının bütünüyle bürokrasiye aktarılması ve onu gerçekleştirirken de sadece 'karine'lerden hareket edilmesi hukukun 'tadadi' olmaktan çıkıp bütünüyle 'takdiri' olmasına yol açar ki, işte çatışma sanırız bu noktada kendisini gösteriyor. Gerçekten de bürokrasinin yargı ve kolluk gücü gibi hareket etme esnekliği kazanması belki ilk bakışta işlevsel, daha sonra da uygun görünüyor ama bu, sonu olmayan bir eğik düzlemde kaymaya başlamak demektir.
Buradan bakınca ve meselenin 'sermaye' olduğunu hatırlayınca insanın, bu düzenin baştan beri böyle devam ettiğini söyleyeceği geliyor. Halk arasında çok yaygın bir deyiş, devletin alacağına şahin olduğunu söyler. Bildiğimiz, Fatih devrinden beri bu işin böyle devam ettiğidir. Altında da devletin sermayeyle olan ilişkisi, onu kabulleniş, daha doğrusu bir türlü kabullenmeyişi vardır.
Ama kepçeyle verip kaşıkla almak diye bir söz de vardır ve 1980 sonrasıyla bugün düşünüldüğünde ve TMSF'nin açıklamaları anımsandığında bu da akla geliyor ve bunu doğuran o acayip sebepler ayrı bir yazı konusu teşkil ediyor.