Amerika: her gün, yeniden

Ben başından beri bu savaşa karşı oldum. Bunun böylesi bir durumda savunulması gereken tek doğru pozisyon olduğunu düşündüm.

Ben başından beri bu savaşa karşı oldum. Bunun böylesi bir durumda savunulması gereken tek doğru pozisyon olduğunu düşündüm. Bu savaşa şöyle veya böyle taraf olanların yanlış bir pozisyonda konuştuklarını, bir yanlışın içinden doğrunun çıkmayacağını öne sürdüm. Saddam'ın lanetlenmesi gereken bir diktatör olduğunu ve savaşı sonunda ABD'nin 'kazanacağını' bilmem, bu tutumumu değiştirmeye yetmedi. Bu savaşın ardında çok başka nedenler vardı. O bin bir nedenin içinde belki de en sonda gelenlerden birisiydi Saddam'ın diktatörlüğü. Çünkü, o diktatör denilen kişi savaştan biraz öncesine kadar ne yapmışsa şimdi ona karşı çıkanların desteğiyle yapmış, diktatör unvanını da öyle kazanmıştı.
Başlangıçta savaşı, daha doğrusu ABD'nin tutumunu destekleyenlerden bir bölümü, ki aralarında benim çok yakın dostlarım var, sonra cepheden gelen haberler, toplumlardan, sokaklardan yükselen tepkiler üstüne geri sayılacak bazı adımlar attılar. Fakat, diğer bir kesim bulunduğu mevzii sonuna kadar korumaya kararlı. Onlar bu defa da savaş karşıtlığını Amerika karşıtlığına 'ebedi Amerika düşmanlığına' bağlıyor.
Ben kendi payıma buna bir yanıt vereyim.
Tepkim bir önyargıya ve düşmanlığa bağlı değildir. Aklımdan bile geçmez. Çünkü, Amerika'yı yıllardır tanırım. Bu, bazı nevzuhurlarınki gibi sadece New York'la Lon Angeles'a sıkışmış bir tanıma değildir. 'Derin Güney' denilen kesimi hariç o kıtayı boydan boya birkaç kez farklı vesilerle geçmiş, 'Americana' denilen şeyi, Amerikan taşrasını görüp tanımışımdır. O ülkeyle farklı düzeylerde birçok ilişkim oldu. Onların ardından baktığımda Amerika'yı gerçekten sevdiğimi söyleyebilirim. Amerika'nın gerçekten kendisine özgü bir demokrasi geliştirdiğini, sonunda 'par excellence' bir sivil toplum yarattığını gördüm. Her ne kadar zamanında Lipset gibi siyaset kuramcılarının yaptığı çalışmalar o ülkenin de sınıflı bir yapıya sahip olduğunu göstermişse de bu, Avrupa'daki gibi suratınıza çarpan bir şey değildir. Şah da, şahbaz da orada eşittir. Amerika'ya gidip yerleşenlerin çoğu aynı gerekçeyi söylüyordu: Cebinde bir kredi kartı ve bir ehliyet varsa bütün Amerika senindir, gerisi çalışma gücüne, yeteneğine kalmıştır. Ayrıca o toplumun hele son yıllarda büsbütün hızlandırdığı bilgi ve teknoloji üretme yeteneğini ve kapasitesini hayranlıkla izlemekteyim. O toplumda geçirdiğim bütün zamanları verimlilikle dolu olarak anımsarım. Amerikan insanından ayrıca hoşlanırım.
Ama bunların hiçbirisi bir siyaset üreten toplum, son zamanlarda da bir dünya jandarması olarak ABD'nin politikalarını eleştirmeme engel değil. Fakat bunu bir önyargıyla yapmam. Siyaset pozisyonel bir şeydir ve değişkendir.
O nedenle ABD'yle siyasi düzeydeki ilişkimi her gün yeniden gözden geçiririm. Bu elbette diğer dünya devletleri için de genel olarak geçerli
olan bir husustur. Ne var ki, bir siyaset belirleyeni olarak ABD'nin durumu onlardan farklıdır. ABD, sizi tavır almaya zorlar. O noktada da onun siyaset üretimine temel oluşturan modeli eleştiriyi gerektirir. Bu, 1960'ların ikinci yarısından bu yana böyle. Bu ülke 2. Dünya Savaşı'ndan beri savaşıyor. Kendi egemenliğini yaygınlaştırmak için mücadele veriyor ve onu yaparken zamanı geldiğinde suç işliyor. Benim içinde yaşadığım ülke, Türkiye de bundan yerine göre payını aldı. O zamanlarda elbette ona karşı çıktım. Kısacası, özgürlük-eşitlik-kardeşlik ilkesine ters düştüğünde, bir hegemon olmak ve bunu güç kullanımıyla sağlamak istediğinde her zaman ABD'ye de, başkasına da tepki duyarım. Bu, toplumla değil, yönetim ve ideolosiyle ilgili bir şeydir.
Ama dünyada bu tepkilerden en çok pay alan ABD ise, o, onun sorunudur.