Ateist aydınların macerası

Aydın olmak kolay değil. Hani, aydın için, insanın, 'Işığı alnında ilk hisseden insan' diyeceği geliyor. Aydın, bugün bildiğimiz anlamıyla, düşünen, sorgulayan, yargılayan kişi.

Aydın olmak kolay değil. Hani, aydın için, insanın, 'Işığı alnında ilk hisseden insan' diyeceği geliyor. Aydın, bugün bildiğimiz anlamıyla, düşünen, sorgulayan, yargılayan kişi. Kavramın ilk çıktığı dönemden bugüne kadar birçok anlam değişikliği oldu. Özellikle 19. yüzyılın biçimlendirdiği 'pozitivist' aydın başka bir işleve daha sahipti: toplumu değiştirecek öncülüğü üstlenmek. Bu, sadece bir temenni veya insanların kendi içlerinde yaşattıkları bir duygu değildi. Tasarlanmış bir projeydi: seçkinler, öncü olacak ve dünyayı değiştirecekti.
20. yüzyıl çok büyük çileler ve sınmalar çağı oldu. Aydın, bu sınmayı yapan insan kimliğini kazandı. Bu anlamda, aydının, daha önceki çağlarda da büyük örnekleri olmakla birlikte, asıl 20. yüzyılda doğduğunu söylemek mümkün. Savaşlar, ideolojik katılıklar, dogmatik yaklaşımlar ve onların karşısında direnen, rıza göstermeyen, teslim olmayan adam sıfatıyla aydın. Aklın, yalnızlığın, uyanıklığın keskin kılıcıyla bilenmiş bu insanın uzlaşmazlığını açıklayacak önemli bir kavram vardı: muhalefet.
Bugün çok eleştirilen, neredeyse muhalif olduğu için kınanan aydın, kimliğini tam da bu kavrama borçlu. Sıradanın, genel geçer olanın, egemenlik kazanının, bu nitelikleri sağlayabilmek için kolay, ucuz, basit olanın karşısına dikilen kişinin, muhalif olması da, egemen yargılarla zıtlaşması da, karşı çıkan, kötü, huzursuz, tatminsiz insan görüntüsü kazanması da doğaldır. Ama önemli olan bunun görüntüde kalmamasıdır; özünde bir tutarlılık, dürüstlük, doğruluk taşımasıdır. Hele Türkiye gibi, Doğu toplumlarına özgü cemaatçi anlayış ve yaklaşımlarla bütünleşmiş, onlarla örülmüş bir toplum yapısında, arı kovanına çomak sokan kişi olarak aydının yaratacağı rahatsızlığı, aydına dönük tepkiyi görmemek olanaksız. Ama aydın, ne yapalım ki, odur. Bu, aydının varlıkbiliminden (ontolojisinden) türeyen ötelenemez bir gerçeklik.
Türkiye'nin yakın tarihi bu insanlar eliyle yazıldı. Onların içlerinde saklı olan 'namus'larıyla, 'toplumun' değil, 'tarihin' beklentisi ne zaman örtüştüyse ortaya bir sonuç çıktı. Modernleşme dediğimiz süreç de, muhalefet dediğimiz dönüşüm de bu arayışın bir uzantısı olarak şekillendi.
1980'lere kadar devam eden bu hal ondan sonra değişmeye başladı. Toplumsal eleştiriler bir yana, bu kez daha önceki dönemin aydınları, aydınları yermeye, yerden yere çalmaya başladı. Nedeni, muhalefetin yerini uzlaşmaya, direnmenin yerini teslim olmaya terk edişiydi. Onun da altında 'popülizm' denilen bela yatıyordu; o salgın! Ama ortaya çıkan bir garip sonuçtu. Çünkü, daha önceki dönemin halkla zıtlaşmak pahasına halk için uğraşan aydınına karşın, şimdi, uzlaşmak pahasına halktan yana görünüp ama onunla ilişkisi olmayan bir tip yerleşmişti. Zaten bütün sorun, popülistin halktan en uzak kişi olmasıdır.
Buna ikinci bir şey daha eklendi: aydının varlıkbilimi (ontolojisi) sekteye uğrayınca aydının varoluşu (egzistans) öne çıkmaya başladı. Artık kendi dünyasının 'bun'unu anlatan, onu sergileyen, ilginç olan, öylelikle de 'makbul' hale gelen adam aydın. Makbul mukallit! O vakit, bu aydının, ateizminin de teizminin de bir anlamı yok. Kendisini sergileyen adam o sadece. Bir eğlendirici unsur. Tuvalet kâğıdıyla, içtiği şarapla sorununu yazdığı ölçüde yazıyor ve ilgileniyor ateizmle; sonra da dönüp bir 'dai' olmasında, mutekit olmasında ne zarar var? Arkasında bir amaç, bir gerçeklik kaygısı olmadıktan sonra ve her şey tiyatrosallaşmış iken eh, birileri de inanca dönecektir. Gerçek inançlıları hiçe sayarak!
Testiyi getirenle kıranın aynı adam derekesine inmesi ne acı!