Avrupa'nın anayasası

Avrupa anayasası tartışmaları şunu gösterdi: AB bir yandan birlik yolunda ortak değerleri oluşturuyor, bir yandan bunu bütün üyelerine benimsetiyor.</br>

Avrupa Birliği şu sıralarda anayasa tartışmalarını sürdürüyor. Aslına bakılırsa bu tartışma yeni değil. Daha önce de çeşitli düşünürler 'AB'nin bir anayasası olmalı mıdır?' şeklindeki bir tartışmayı başlattı ve uzun süre de üstünde kaldı. Böyle bir irdelemenin yaşanması doğaldı çünkü, bir anayasa olduğunda AB bir anlamda biçim, hatta öz değiştirecekti. Anayasası olan bir kurum ister istemez 'devlet' kavramıyla daha bir yakınlaşacak, bu, bürokrasi kavramıyla iç içe geçecekti. Öte yandan bir anayasanın mevcudiyeti ulusal egemenlik olgusuna başlı başına bir tehditti.
Yakın bir zaman önce Giscard d'Estaing'in büyük bir bölümünü bizzat kaleme aldığı anayasa bu tartışmaları yatıştırmak bir yana ona yeni boyutlar ekledi.
Bu yeni ortaya çıkan ve bir ölçüde aşılmış görünen, bir bölümü içten içe devam eden yeni sorun alanları ve odakları AB'nin yapısı, kapsamı ve özellikleri konusunda önemli ipuçları barındırıyor.
Bu rahatsızlık yaratan hususların başında Papa'nın ve Vatikan'ın diretmeleri var. Papa, anayasada Avrupa'nın Hıristiyan geçmişine
atıfta bulunulmasını, bu olgunun anayasada öne çıkarılmasını, vurgulanmasını istiyor hatta bunda diretiyordu. Ne var ki, bu talep bizzat d'Estaing'in girişimiyle ve tavır alışıyla aşıldı.
Daima kutuplaşmaya ve sürtüşmeye açık duran tavrıyla eski Fransa Devlet Başkanı bu meseleyi kendi Fransız laik geleneğine atıfla bertaraf ettiğini belirtiyor (The Wall Street Journal Europe, 7 Temmuz 2003). Kendisinin de Katolik bir gelenekten geldiğini özellikle saptayarak, din-toplumsal yaşam (public life) ayırımının bu gelenekte esas olduğunu vurgulayıp, sorunu metinde antik Yunan-Roma tarihine, ardından dinsel sürecin oluşumuna ve nihayet Aydınlanmaya atıfla hallettiğini öne sürüyor. Dinin ancak bu bütün içinde bir anlam taşıdığını belirtiyor.
Bunun dışında anayasanın daha önceki tartışmalara eklemlenen önemli özelliği İngiltere'nin itirazına dönüktü. D'Estaing, anayasada, açıkça federalist bir yaklaşımı öngörmekteydi. Ne var ki, İngiltere, Tony Blair'in sözcülüğünde buna karşı çıktı. D'Estaing bu defa kendisinin kaleme aldığı metinde federalizmi 'komünüteryanizm' (cemaatçilik) kavramını geçirerek açtığını belirtiyor. Eklediği şu: bu kavram diyor, İngilizcedeki 'federalizm' kavramının ta kendisidir. İngiltere şimdilik tartışmada suskunluğu tercih ediyor fakat bundan sonraki süreçlerde nasıl bir tavır takınacağını bilmek olanaksız. Hele İngiltere'deki basının bu anayasaya dönük alaya varan şiddetli muhalefeti anımsanacak olursa bundan sonrasının da o derecede kolay olmadığını düşünmek gerek.
Nihayet son nokta, d'Estaing'in altını çizdiği, Avrupa değerlerini benimsemek ve savunmak kavramı. Başkan, açıkça, bazı ülkelerin bu noktada, daha kıyıda kaldığını özellikle belirtiyor. İsim vermiyor ama böyle bir sorunun bulunduğunu ve bunun görmezden gelinmeyeceğini belirtiyor. Buradan çıkan sonuç da ne Avrupa ne de birliği konusunda ulaşılmış kesin bir uzlaşmadan söz edilebileceği.
Ayrıca, gene bütün bunlar gösteriyor ki, 'birlik' konusunda çok önemli bir yol kat edilmesine karşın bir homojen yapıdan, anlayıştan söz açmak zor. Dolayısıyla AB aslında ikili bir sürecin üstünde oturuyor. Bir yandan birliği sağlamak yolunda ortak Avrupa değerlerini oluşturuyor bir yandan da bunu teker teker bütün uluslara kabul ettiriyor. Kısacası, AB aynı zamanda genişlemelerle uç noktalarına varmış bir topluluğu Avrupalılaştırıyor. Bizim AB'yle olan ilişkimizin sırrı da burada. Onun ne olduğuna cuma günü değineyim...