Aydını aydından korumak

İngiltere'de iç savaşın içinden devletle ilgili bugün dahi en önemli kuramsal kitap sayılan (keşke öyle olmasaydı) Leviathan'ın yazarı Hobbes, 'homo homini lupus' diyordu: insan insanın kurdudur.

İngiltere'de iç savaşın içinden devletle ilgili bugün dahi en önemli kuramsal kitap sayılan (keşke öyle olmasaydı) Leviathan'ın yazarı Hobbes, 'homo homini lupus' diyordu: insan insanın kurdudur.
Hatırlıyorum, yıllar önce yazdığım bir yazıya ben de bu deyişten esinlenerek 'Aydın aydının kurdudur' diye bir başlık koymuştum. O yıllarda (1980'ler) aydının toplumsal işlevini hâlâ önemsiyorduk. Biz, belki yazar çizerler, zaten önemsiyorduk da, kamuoyu, toplumsal bilinç ve beklenti de önemsiyordu.
Sonra araya Özal iktidarları, Özal'lı yıllar girdi. Toplumsal dönüşümü sadece sermayeyle eklemlenme, teknolojik/altyapısal bir gelişme olarak gören bir zihniyetti bu. İnsanların karnı doysun, hatta onun ötesinde insanlar zengin olsun başka bir şeye gereksinimleri kalmaz diye düşünülüyordu. Popüler kültürün öğelerinden beslendiği kadar (Red Kit, çizgi film) kendisini de popüler kültürün bir ikonu haline getirmekten çekinmedi. Bütün benzeri dönemlerde olduğu üzere o çağ da kendi ikonalarını yarattı. Futbol, atletizm ve para kazanma üçgenine
oturan bir ikonoloji çıktı ortaya. Naim Süleymanoğlu, Mustafa Denizli ve birçoklarının adları şimdi unutulmuş olan birtakım zenginlerden oluşan, onlarla simgelenen bir dönem oldu. Aydınların pabucu, düşüncenin, sorgulamanın, eleştirmenin pabucuyla birlikte dama atıldı.
Bu oluşumu milliyetçiliğin yükseliş dönemi izledi. Çiller iktidarları bir yandan henüz gerçeği yeterince algılanmamış, anlaşılmamış iyi kötü sosyal demokratik denebilecek bir oluşumu tüketiyordu bir yandan da önceki/emekli güvenlik sorumlularının siyasal yükselişine zemin hazırlıyordu. Bu dönemin simgeleri olmadı. Bu dönem yakın çağın en karanlık yılları olarak tarihe yazıldı. Mesut Yılmaz iktidarları da, Bülent Ecevit'in yıpranmış fizik ve yorgun bilincinin iktidarları da hep bu açılıma su taşıdı: milliyetçilik.
Tek başına da olsa eksik, yanlış, sağlıksız, sakat bir şeydir milliyetçilik. Ama o kadarla kalmıyor. Daima gizli anaforlar, burgaçlar yaratarak gelişiyor. Hiç beklenmeyen bir yerde, bir biçimde ortaya çıkıyor. İşin daha da beteri birilerinin çok iyimser ve iyi niyetli yaklaşımlarının, masumane görünen çabalarının da bu gelişmeye güç ve destek vermesi. En fecisi ise aydınların bu kanada kayması, orada duraklaması, konaklaması hatta.
O zaman aydınların aydınlara kurt olması çok başka bir anlam kazanıyor. Çünkü, bir grup insan kendisini devletin, milletin, toplumun daha çok yanında, yakınında vehmediyor. Popülizm denilen o dehşet verici söylem de işin içine girince bu izlenim kendisine göre bir gerçeklik kazanıyor. Bir grup aydın kapı dışarı edilmeye çalışılıyor. Çünkü, onlara vurulan damgalar var: vatan haini, filan.
Ama o kadarla kalmıyor bu iş. Şöyle bir düşününce, benim de farklı bağlamlarda ve çok özgül anlamlar yükleyerek kullandığım kimi kavramlar, gündelik, uluorta kullanılan dilin geliştirdiği bir büyük itham lekesi olarak etrafa sıçratılıyor: aydın ihaneti, aydın yabancılığı, aydın aymazlığı. Şurası muhakkak ki, bu ülkede milliyetçiliğe bulaşmamış ve aydına sövmemiş hiç kimse kendi çalışma alanında toplumsal şöhret olamıyor.
Evet, Türkiye, bir kez daha bir grup insanın diğer bir grup insanı 'kahretmek' istediği bir dönemden geçiyor. Bu algının iki dayanağı var: o soyut, ne anlama geldiği meçhul devlet savunusu ve popülizm. Vatan hainliği denilen şey bu: o soyut devlete karşı çıkmak, geleneksel, yerleşik yapının kırılmasını istemek, hayatın hep aynı kalmamasına çalışmak.
Birileri, tam da bu anlayışa karşı çıktığı için aydındır ve kimse kuşku duymasın, sel gidecek, kum kalacaktır!