Aydınların 'yanlış' tarihi

İsmet Özel'in bir kez daha kendisine yer ve yön belirlemesiyle başladığım</br>'aydın' konusuna biraz devam etmek istiyorum.

İsmet Özel'in bir kez daha kendisine yer ve yön belirlemesiyle başladığım
'aydın' konusuna biraz devam etmek istiyorum.
Türkiye'de aydın, modernleşmeyle yüz yüze gelmiş bütün toplumlarda olduğu gibi bir sorun. Aslında aydın olgusu kendi başına bir sorun değil; olamaz da. Fakat 19. yüzyılın yarattığı bir durum onları toplumun tartışılan kesimi haline getiriyor. 'Durum'sa 19. yüzyılın modernleşme ve uluslaşma süreçleri. Gerçekten de aydınları toplumun 'önüne' yerleştiren temel iki atılım bunlar. Çünkü, her ikisi de aslında aydınlarca 'icat edilmiş' birer kavram.
Ne var ki, sorunu hele modernleşme diye koyduğumuz zaman 19. yüzyılın temel ideolojik önermesi olan pozitivizmden ayrı düşünmek hem olanaksız hem de yanlış sonuçlar doğurur. Aksine, ancak pozitivizm anlaşılırsa bu iki hamlenin gerçek anlamı ortaya çıkabilir ve aydınların onun içinde oynadığı rol somutlaşabilir.
Pozitivizm, toplumun aydın öncülüğünde dönüştürülmesi demekti. Aydınlar, gerçeği bilen ve onu topluma taşıyacak olan kesimdi. Buradaki 'gerçek' biraz netameli bir şeydi. Çünkü, en geniş anlamıyla, toplumun geleneğinden kopması anlamına geliyordu. Dünyanın geleneksel açıklaması pozitivist bilgi doğrultusunda değiştirilecekti, o bilgi de aydınlardaydı. Dolayısıyla cahil ve karanlığa (gelenek) gömülü 'halk' ancak aydınların yol göstermesiyle 'ilerleyebilir'di.
Aydınlar bu doğrultuda hem 'bilen özne'ler niteliği kazandı hem de toplumsal öncü rolü üstlendiler.
Kuşkusuz bu gelişmede Alman materyalizmiyle gene 19. yüzyılın en etkili modellerinden birisi olan Kameralizm önemli işleve sahipti. İşin arka planında da Aydınlanma felsefesinin Kertezyenizminin bulunduğu apaçık.
Buradan hareketle de sadece modernizm gibi her şeye rağmen 'nötr' bir gelişme değil aynı zamanda onun kurumsallaşmasını sağlayacak olan siyaset biçimleri doğuyordu. Bugünkü anlamında 'siyasal parti' Lenin'in biçimlendirdiği bir şeydi ve gücünü bu tanımdan, aydınların öncülüğünden alıyordu. Aşağıdan yukarıya örgütlenen siyaset anlayışı aydın bağlamındaki toplum örgütlenmesinin bire bir modeliydi. Aydınların çok sahip çıktığı
'halkçılık' ise sadece bu işin romantik ve gene aydınlara hedef tayin eden adıydı.
Türkiye, 19. yüzyılda Batı'yla neredeyse eşzamanlı olarak bu süreci yakaladı. Uluslaşmasını da modernleşmesini de bu şekilde gerçekleştirdi. Aydınların toplumsal öncü rolü geç Osmanlı'nın da erken Cumhuriyet'in de en önemli sorunu oldu. Bunda bizim aydınımızın devletle kurduğu 'organik' bağın da özel bir anlamı vardı. Aydın belki öncüydü, belki 'yön'cüydü ama kesinkes gücünü de, meşruiyetini de devletten, onu biçimlendirmesinden ve onun aracılığıyla topluma müdahale edebilmesinden alıyordu.
1960'lar, o dönemin yarattığı siyasal ortamın niteliği aydınlara yeni bir işlev yükledi. Sartre, aydınları 'angaje' olmaları konusunda uyarıyordu. Angajman, son kertede varoluşsal bir şeydi.
Bu angajman olgusu bizde yanlış anlaşıldı. Bir kişinin kendisini bütün varlığıyla bir görüşe, kuruma terk etmesi gibi görüldü. Oysa Sartre, bunu söylerken aydının sorumluluğunu, olaylar karşısında tavır alması gerektiğini ona anımsatıyordu. Biz ise onu, 19. yüzyıl modelinin getirdiği öncülükle ve onun sağladığı 'iktidar'la birlikte düşündük. Bizde (başka yerlerde de) aydınların mücadelesi bir iktidar mücadelesine dönüştü.
Bütün bunlar hâlâ geçerli midir, aydın bugün nerede duruyor, o soruları da cuma günü ele alayım.