Bağdat'taki yanlış hesap

Savaş patlak verince ister istemez her şey onun anlamsızlığı etrafında dönen polemiklere tutsak oldu. O savaş henüz bitmedi; sürüyor. Koşulları gitgide ağırlaşıyor.

Savaş patlak verince ister istemez her şey onun anlamsızlığı etrafında dönen polemiklere tutsak oldu. O savaş henüz bitmedi; sürüyor. Koşulları gitgide ağırlaşıyor. Yarattığı 'şok ve dehşet' ortamı sadece Irak'ı ve Iraklıları değil dünyanın oraya en uzak köşesindeki insanları de tutsak ediyor. O arada Amerikalılar da o duygulardan nasibini alıyor. Dolayısıyla bu tartışmanın o savaş bitirilene kadar sürdürülmesi gerek. Üstelik savaşın anlamı ve sonuçlarına yönelik kaygılar da yoğunlaşarak artıyor. Irak'tan ziyade sorunun Kuzey Irak olduğu belirginleşiyor. Türkiye'nin başlangıçta, 'ilk tezkere dönemi'nde işin boyutlarını yeterince algılamadığı, kendisini bekleyen tehlikeleri fark edemediği, müzakereleri eksik yürüttüğü ortaya çıkıyor.
Bütün bunlar geniş ölçüde ABD'nin üç yanlış hesabından kaynaklanıyor.
Bunlar, ilk ikisi teknik, üçüncüsü zihniyete dönük üç yanlış hesaptır.
Öncelikle, ABD, savaşı başlatınca her şeyin sona ereceğini varsaydı. Savaş başlayacak, yörede bulunan bütün etnik gruplar ayaklanacak ve Saddam diktatoryası, ABD'yle el ele sona erdirilecekti. Bu hesap tutmadı. Nedenine geleceğim.
İkincisi, ABD'nin böyle bir savaşı kuzeyden girmeden başlatmasının bir cinayet ve intihar olduğu ortaya çıktı. Birinci maddeye dönük aşırı, gereksiz ve anlamsız özgüven bu maddeye dönük hassasiyeti ortadan kaldırınca ABD bugünkü noktaya yokuş aşağı yuvarlanmaya başlamış ve hızı giderek artan bir kaya parçası gibi sürüklendi. Artık önünde iki seçenek var: ya hava savaşının şiddetini artıracak ve bunu sayısız sivil ölüm pahasına gerçekleştirecek ya da savaşı zamana yayarak içine girdiği bataklıkta büsbütün derinlere çekilecek.
Şimdi üçüncü nedene gelelim ki, bu iki nedenin kökleri de zaten oradadır.
ABD, dünyada bu ölçüde strateji kuran belki de tek ülkedir. Konumunun gereği dünyanın her yeriyle ilgilenir. Dünyanın her köşesine dair hesapları vardır. Günü geldiğinde, daha büyük bir hesabın paydaları olarak onları teker teker ortaya çıkarır, uygulamaya koyar. Bu, 2. Dünya Savaşı sonrasından beri böyledir. Fakat özellikle Soğuk Savaş yıllarından bu yana ABD bu yaklaşımı özenle uygular. Amerikan pragmatizminin bir uzantısı olarak gerek resmi gerekse özel sayısız bilgi üretme kuruluşu da onun bu hesaplarını yapmaya yarayacak donatımı hazırlar.
Ne var ki, ABD, bütün bu hazırlığına ve hatta özenine rağmen bir noktayı daima ihmal eder. Belki dünyanın çeşitli yörelerinde tarihsel deneyimine dayalı birikimi olmadığından, sorunlara fazla teknik baktığından yaptığı hesaplar daima fazla mühendislik kokar. Haddinden fazla mekanik bir tavır içindedir. Oysa Avrupa devletleri bir hesabı yaparken tarihsel koşulları, duyarlılıkları, ilişki ağlarını daha 'metafizik' bir çerçeve içine yerleştirmeyi bilir. Bu, başta İngiltere olmak üzere Almanya ve Fransa için böyledir. Türkiye içinse daha çok böyledir. Çünkü, bugün hesap yapılan yerlerin çoğunda Türkiye'nin alacağı, vereceği kalmıştır.
ABD, kendi modelini bir yeni yöntem olarak dünyaya empoze etmekten çekinmedi. 'Davranışçı' anlayışı egemenleştirmeye çalıştı. Bunu gerektiğinde silah kullanarak denedi. Ama gene de öte tarafta yer alan tarih-toplum ilişkisine dönük bakış açısının ne önemini azaltabildi ne gücünü kırabildi. Şimdi, ABD, büyük hazırlıklar yaptığı bir bölgede tam da bu 'içsel' dengeleri kuramadığı, o hesapları tutmadığı için, tarihin mayasını yok saydığı için bocalıyor.
ABD'nin çok yakındığı o 'yaşlı kıta'dan öğreneceği çok şey var. Çünkü o bölgedeki savaş, asıl bu bittiğinde başlayacak ve ABD ona büsbütün hazırlıksız yakalanacak!