Baranus ya da gizli sözcüklerin esrarı

Her sabah içine girdiğimde bana Kafkaesk bir dünyaya daldığım izlenimini veren Kültür Bakanlığı'ndaki yüksek tavanlı, loş odamda otururken bir gün kapı ürkekçe açıldı.

Her sabah içine girdiğimde bana Kafkaesk bir dünyaya daldığım izlenimini veren Kültür Bakanlığı'ndaki yüksek tavanlı, loş odamda otururken bir gün kapı ürkekçe açıldı. İçeriye ufak tefek, kılığı biraz derbederce, güleç birisi girdi. Çok mahcup bir edayla Osman Numan Baranus olduğunu belirtti. Ne yalan söyleyeyim, dergi sayfalardan bildiğim dışında şiiriyle öyle bir yakınlığım yoktu. Fakat, halinden tavrından ilginç bir insan olduğu izlenimini hemen edinmiştim.
Heyecanla ayağa kalkıp yer gösterdiğimde bir koltuğun kenarına ilişiverdi. Başlangıçta bir hayli tutuktu ve bana dünyanın en kötü anını yaşatıyordu. Neredeyse yazdığım her şeyi harfiyen bildiğini gösteriyordu. Bu, dışarlıklı bir konumda bulunsanız bile 'memur' olduğunuzda üstünüzde menfi bir tesir meydana getirir. Eh, sonunda sizden bir şey isteyecek kişi belki de lafa girmek, gönlünüzü hoş etmek için bu tutumu benimsemiştir.
Ama az sonra anladım ki, karşımda oturan kişi hiç öyle birisi değil, tam bir edebiyat delisidir ve sadece beni değil neredeyse her şeyi bilmektedir. Onları bir kalem geçip lafı şiire, onun şiirine döktük. Bana yazdığı şiirin 'garabetinden' söz açtı. Bu nedenle yeterince anlaşılmadığını, tanınmadığını belirtti. Kayserili olduğunu söylüyor, köylü babasını ve çocukluğunu anlatıyordu. Hiç unutmam aklımda 'çinik' diye buğday ölçmekte kullanılan bir ölçü birimi kaldı o söyleşiden. Asıl derdi kendi bastırdığı şiir kitaplarının elinde birikmiş kopyalarını bakanlığın satın almasıydı. İstanbul'a göçecekti ve o büyük paket sırtına yük, kafasına dertti. Bir süre devam eden söyleşiden sonra ayrılırken bana kitaplarından bir takımı imzalayıp bıraktı. Yayımladığı dergiden, Özün'den de bir takım hediye etti. Zaten şiire de 'özün' diyordu.
O akşam saatlerce o zor şiiri okudum. Belki zaman zaman Dağlarca'da görülen çelişik bir sözcük dağarcığı ve söz dizimiyle yazıyordu. Neredeyse gün yüzü görmemiş, yakası açılmadık Türkçe sözcükleri kullanıyordu. Bana kalırsa çok iyi bir muhayyilesi, daha o tarihlerde şiirimizi terk eden bir duyarlılığı, güçlü bir imge sistemi vardı. Beni ayrıca etkileyen yanı şiirinin yer yer yoğunlaşan kapalılığı, soğukluğuydu. 'Huahualar' yazıyordu, 'Hayku'lar kaleme alıyordu. Belli ki, bu işi özümseyerek benimsemişti. Ayrıca bana her zaman ilginç gelen ve her zaman ayrı bir dikkat yönelttiğim şeyi yapmış Kasırga Osman Nuri Doğan olan 'gerçek' adını Osman Numan Baranus gibi şairane bir isimle değiştirmişti.
Osman Numan, neredeyse adı sanı bilinmeyen bir şair olarak bir huzurevinde öldü; gazetelerde okudum. Belki o şiiri yeniden buluşumuz çok uzun bir süre sonra gerçekleşecek. Belki de daima çok uzak bir şair olarak anacağız adını. Fakat, ölüm haberini kitaplarından uzak bir yerde okuduğumda hem şairlerin zaten yalnızlık yazgılı insanlar olduğunu anımsadım bir daha hem de o tür şairlerin bildiğimiz/alıştığımız şiiri sarsmaktaki katkılarını düşündüm. Baranus, şiiri önemli ölçüde bir dil/sözcük gerçeği olarak görüyordu ve bize dilin ardındaki ışığı aramamız çağrısında bulunuyor, ona dönük sorumluluğumuzu anımsatıyordu. '2. Yeni'nin dolayımını bu nedenle çağrıştırıyordu. Kısacası dil aslında bir şiirdir, şiir dilin özel bir halidir demeye getiriyordu. Ama sözcüğün gücü tükendiğinde de şairliğinin gücünü devreye sokuyor, şiiri inşa ve imar ediyordu. Duyarlılığın uzak, usun yakın burcuydu şiiri.
Bunları aklımdan geçirince unutulmuş sözcüklerle yazan şairler unutulmamalı çünkü o işi ancak has şairler yapar dedim kendi kendime. Zaten unutmak unutanların sorunudur, unutulanın değil. Çünkü unutmak insanın kendisiyle yüzleşememesi, her yüzleşememe gibi sorumluluğundan ve vicdanından kaçmasıdır.