Başkanlar savaşı: Egemenlik düğümü

Meclis Başkanı'yla Anayasa Mahkemesi Başkanı arasında devam eden tartışma Türkiye'de çoktan yapılması gereken bir tartışma. Geçen hafta yayımlanan (24/30 Nisan 2005) Nokta dergisinde Necmi Çelik'in sorduğu sorulara...

Meclis Başkanı'yla Anayasa Mahkemesi Başkanı arasında devam eden tartışma Türkiye'de çoktan yapılması gereken bir tartışma. Geçen hafta yayımlanan (24/30 Nisan 2005) Nokta dergisinde Necmi Çelik'in sorduğu sorulara cevap olarak belirttiğim üzere, 'ulusal egemenlik' konusu Türkiye'de yeterince irdelenmiş değil. Oysa, siyaset biliminin penceresinden bakacak olursak, egemenlik olgusu, bu alanın ve bizatihi siyasetin varlık nedeni olan tek kavram.
Temel nitelikleri yönünden, ulusal egemenlik kavramıyla kimsenin bir sorunu yok. Demokrasiyle yönetilen ülkelerde ve cumhuriyet rejiminin egemen olduğu yönetimlerde ulusal egemenlik temel kurucu kavramdır. Türkiye'de de feodal bir düzenin dönüşümü sırasında ortaya atılmış, daha sonra üretilecek olan soyut yurttaşlığın, cumhuriyetin, hatta özüne giderek tanımlarsak laikliğin gözesi, rahmi olmuştur. Yönetimin halka ait olduğu ve halkın kendi kendisini yönettiği bir sisteme geçmeden siyasal modernitenin kurulmasının olanaksızlığını da biliyoruz.
Ne var ki, gene ilgili literatürün sınırları içinde bakacak olursak, ulusal egemenlik kavramı bizde Batı'daki uygulamalardan belli detaylarda ayrılmıştır. Örneğin bizde 'halk egemenliği' (popular sovereignty) 'millet (nation) egemenliğine' dönüşmüştür. Anayasa'nın 6. maddesi, 'Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir' diyor, açıkça. Burada iki kavram tarihsel gelişimi ve ifadesiyle ele alınmalı.
Bunların ilki, değindiğim üzere, 'millet' kavramıdır. Yani, 'ulus egemenliği'. (Hatta bunun 'ulusal egemenlik' olmadığı söylenebilir ki, ikisi arasında önemli sayılacak farklar mevcuttur.) Öte yandan bu kavramın önce Rousseaucu anlamda 'genel irade' anlayışıyla olan ilişkisini, oradan hareketle de devlettoplum ilişkisi içindeki konumunu teker teker ele almak gerekiyor. Eğer 'anayasal-soyut yurttaşlık' kavramını somutlaştırmak ve temellendirmek istiyorsak bunun başka olanağı yok, bence.
İkincisi, bugün başkanlar düzeyinde devam eden tartışmanın düğüm noktası, yani egemenliğin 'kayıtsız şartsız' millete aidiyeti meselesi.
Hemen belirteyim ki, bir demokratik devlette ve hukuk devletinde hiçbir şey 'kayıtsız şartsız' değildir. Egemenliği bile sınırlayan hukuktur. Hukukun kritik önemi buradan kaynaklanıyor. Hukuk, toplumun hem doğrudan hem de dolaylı iradesini yansıtan fakat toplumun kendi kendisini denetlemesi için kurduğu bir alandır. Bu, egemenlik konusunda da, egemenliğin aidiyeti konusunda da geçerlidir. Böyle bir tanımda bulunmak egemenlik kavramının ve onun millete aidiyetinin sınırlarını daraltmaz.
Semantik olarak ifade edilen ve demokrasinin içinde barındırdığı özyönetim kavramını somutlaştırmak için serdedilen bu kavram, kayıtsız şartsız millet egemenliği, toplumun kendi kendisini denetlemeye başlamasıyla birlikte yeni bir anlam kazanır. Şöyle söyleyelim, toplumun kendi kendisini denetlemesi de gene onun egemenlik iradesinden doğan bir sonuçtur. Aksi takdirde yani egemenliğin gene toplum tarafından ve onun iradi kararıyla kurulmuş (ulusal veya ulus ötesi) kurumlar aracılığıyla denetlenmediği bir toplumda demokratik çoğunluk iradesi, demokrasinin katline yol açabilir.
Dolayısıyla sorun, öncelikle, Meclis kavramının fetişleştirilmesiyle ilgilidir ki, bu, demokrasinin bir sonul ve kendi üstüne kapalı bir önerme olmasını getirir. Ne demokrasi ne de meclis, egemenlik adına dilediği her şeyi yapamaz. Bu egemenlik hakkı değil yetkisiyle ilgili bir şeydir ve demokrasinin gücü egemenlik yetkisini kısıtlamakla ilgilidir. Dileyen güçler ayrılığı kavramını yeniden düşünebilir.