Belgrad'da olmak

Belgrad gibi kentlerde bulunmanın başka bir tadı var.

Belgrad gibi kentlerde bulunmanın başka bir tadı var. Çokuluslu şirketlerin istilası yüzünden hepsi birbirine benzeyen şehirlerden kurtulmuş oluyor insan.
Fakat, görebildiğim kadarından, Belgrad'ın bu akıntıya direneceğine dair bir izlenim edinmedim. Aksine bugünkü gecikme sadece bir zaman sorunu. Birkaç yıl arayla gittiğim Budapeşte'deki kapitalistleşme beni nasıl şaşırtmış idiyse birkaç yıl sonra gelsem bu kentte de aynı duyguya kapılacağım. Bu bağlamda bir Belgrad görüntüsü benim için unutulmazdı. Bir MacDonald's hamburgercisinin önünde İngilizce bir reklam vardı. İngilizce yazılmıştı ve o dilde 'seviyorum' anlamına gelen (I love it) cümlesi yerine 'sevmeye başladım/koyuldum' anlamında gelen (I'm loving it) yazıyordu.
Eh, kapitalizmin ayak sesleriydi sonunda duyulan...
Şimdilik çok yoksul Belgrad. Her yerde yaşanmış büyük ve derin acının izini görmek mümkün. Yıkık dökük, zar zor elden geçirilmekte olan bir kentle karşılaşıyor insan. Kararmış, eski yüzlü, 19. yüzyıl mimarlığının izini taşıyan binaların kenti. Yorgun ve yaşlı. Avrupa'da Viyana'ya şunca yakın bir kentte onunla aynı mimariye sahip ondan bunca farklı bir yer işte...
Bizim açımızdan ilginç başka yönleri var elbette bu kentlerin. İster istemez geçmişin, Osmanlı'nın izi yapışıyor insanın yakasına. Kahveyi bizden çok, bizim gibi içiyorlar. Çorba, nane onların dilinde de aynı. Bütün kent merkezleri 'meydan' diye anılıyor. Bazıları şaşırtıcı: Taş meydan, kale meydanı, karaburma, terazi gibi sözcüklerle tanınıyor.
Her yer kış! Hava şimdiden çok soğuk. Oradayken bir gece sokaktan gelen çığlıklarla uyandım. Kar başlamıştı. Efsane bir Doğu Avrupa kentine yılın ilk karı yağıyordu. Ertesi gün kale civarında dolaştım. Slava suyu
akıyordu yaşlı ve yorgun. Yoksulluk iç eziciydi. Stalin baroku ve onun esinlediği devasa binalar, bulvar ve meydanlar, onların genişliği bu yoksulluğu daha saklanamaz bir hale getiriyordu ve insanın suratına vuruyordu.
Kenar sokaklar çok güzel fakat çok sessiz ve sakindi. Hafta sonu olmasına karşın kentin bohem mahallesinde bütün lokantalar bomboştu. Eski Paris diye bir kahveye girdim ama gerçekten çok eskiydi. Bir de insanlar!.. Eski Doğu Bloku'ndan hangi kente gitsem aynı iç yakan manzara: bütün geçmişini sokağa döküp satmakta olan birileri. Ve yaşlılar... Otellerde onlar hizmet ediyor. Sırtlarında mutantan bir dönemin izini taşıyan, çok eskimiş fakat ağır smokinleri ve kollarındaki uzun kolalı peçeteleri, suratlarında bin yılın kahrı ve çilesi. İnsanı delirtecek kadar güzel kadınlarda karşıdakini ezen bir nezaket.
Dünyanın belki de en eşsiz eczaneleri, kültürel olarak bu işe ne kadar önem verildiğini gösterecek biçimde, bu kentte. Bir de ayakkabıcılar öyle. Unutmamak gerek: dünyanın en iyi el yapımı ayakkabıları Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda üretiliyordu. Macaristan hâlâ iyi bu işte. Buralara da o geleneğin serpintileri gelmiş. Ama unutulmaz olanı adım başı açılmış içki dükkânları.
Büyük Slav geleneği... Alkol, tütün, ıslak deri, karmakarışık saç, sakal, sararmış diş ve parmaklar ama sabahlara kadar kültür ve politika tartışmak. Hareketli ama çok içli Balkan müziği. Onun ilk sesiyle ayağa fırlayıp büyük bir incelik ve içtenlikle oynayan insanlar... Akıl almaz ikramcılık, Balkan konukseverliği. Dostluk, duygusallık, fanatizm... Yeri geldiğinde Balkan acımasızlığı...
Pırpırlı, insanı güldürecek kadar küçük, ısıtmasız uçak havalanıyor ve o sırada bir imgeler yumağı bırakıyor belleğime, hep ölmekten bahsedilen bir kentte olmak...