Belgrad'ın sınırı: dilin sınırı

Birkaç zamandır Belgrad'daydım. 1990'lardan beri yeryüzü coğrafyasının bu en parçalanmış, en acılı bölgelerinden birisinde bulunmak elbette ilginç bir duygu.

Birkaç zamandır Belgrad'daydım. 1990'lardan beri yeryüzü coğrafyasının bu en parçalanmış, en acılı bölgelerinden birisinde bulunmak elbette ilginç bir duygu. İnsanlığın kötülük düzeyinde de nelere kadir olduğunu anlamak açısından Yugoslavya ilginç bir dene-yim. Ayrıca, hepsinden önemlisi, bu ülke, milliyetçilik denen baş belasının insanlığa ne kahırlar getirdiğini hepimizin gözüne sokuyor. Milliyetçilik demek insanın kendisini kendi icat ettiği birçok hayali kavrama hapsetmesi demek. Sınır dediğimiz şey bunun aracı.
'Çeviri Politikaları' başlıklı bir toplantıya gidiyordum Belgrad'a. Toplantıyı Eurozine isimli Avrupa Kültür dergileri ağı düzenlemişti.
Eurozin'in kendisine ait bir internet sitesi
(www.eurozine.com) var. Her ülkede bir veya birkaç dergiyle temsil ediliyor. Yılda bir toplantılar düzenleyerek çeviri ve kültür bağlamında güncel sorunları tartışıyor. Ben de Türkiye temsilcisi Varlık dergisi adına bu toplantıya katılacaktım. Aklımda da çeviri-sınır/sızlık bağlamında bir şeyler vardı.
Tam bu düşüncelerle uçaktan inip Belgrad kapısına dayandım ki, sınır gerçeği burnumun dibinde bitti.
Türkiye'den gerekli vizeyi almıştım. Normal muamele için pasaportu uzattığımda görevli bir şey söylemeden aldı, neredeyse bakmadan bir kenara koydu. Bana 'Beklemelisin' deyip, yolu arkadakilere açmam için işaret etti.
Beklemeye koyuldum. Bu arada havaalanı boşaldı, benim pasaport da elden ele dolaşmaya başladı. Nihayet birkaç kişi yanıma geldi. Kırık dökük bir İngilizceyle niçin geldiğimi, ne yapacağımı, üstümde kaç para olduğunu, başka değerli bir şeyimin bulunup bulunmadığını falan sordu. Malum cevapları verdim, çekip gittiler.
Gene beklemeye başladım. Tekrar 'Ne oluyor?' diye sormaya yeltendim,
'Beklemelisin' dediler. Nihayet, uzun zaman sonra geldiler, ellerinde üstü yazılı bir kâğıt vardı, pasaportumu uzatıp, 'Geç' dediler. Ben bir daha 'Ne oluyor?' diye sordum, 'İngilizcemiz yetmez anlatmaya' deyip yol verdiler.
Neresinden bakılsa katıldığım toplantının anlamını pekiştiren bir öykü bu diye düşündüm sonra: iktidar, otorite, sınırlar, vize ve pasaport, dillerin kısıtlaması... Toplantıda organizasyonun Belgrad ayağı olan ve iç savaş sırasında da bugün de son derecede önemli işler yapan, müthiş etkin ve entelektüel bir girişim olan Belgrad Çevresi olayı kınadı, gerekli tepkiyi gösterdiklerini, işin ardını bırakmayacaklarını söylediler. Önemli bir girişim bu diye düşündüm.
Önemli çünkü, otorite, dünyanın tek hâkimi olduğu kanısına kapılmamalı. Üstelik, yeryüzünde otoritenin hâkimiyetini kıracak, insanoğlunun iradesinden başka bir güç yok. Sivil toplum örgütleri, NGO'lar da bunun için var. Hele daha sınırsız ve özgür bir dünya arayan örgütlenmelerde bu tür tepkiler bir varlık nedeni. O yüzden elbette önemsiyorum bu girişimi. Bu türden örgütler, ağlar daha da yaygınlaşmalı, son kertede ortak bir bilincin oluşması ancak bu yoldan sağlanacak.
Toplantıda sadece çeviri politikaları konuşulmadı. Ondan daha çok Balkanlar meselesi üstünde duruldu. MIT Üniversitesi Yayınevi tarafından basılan 'Balkan Metaforu' (Balkan as Metaphor) isimli kitap nedeniyle bu konu bir daha ele alındı. Yeryüzünün her zaman kanamış bu yarası deşildi. O tartışmalarda yaptığım bir konuşmada siyasetin sadece bir mekân ve bellek sorunu olduğunu söyledim. Ne yalan söyleyeyim, Balkanlar bana bu tanımımın ne kadar doğru olduğunu düşündürüyor. Çünkü, son kertede, bir dil meselesi, bir anlayış meselesi siyaset. Dilin bittiği yerde de ölüm başlıyor.
Ölümün kenti Belgrad'ı cuma günü anlatayım.