Belki de devlet bir dindir

Türkiye'de devlet denilen varlığın, devletin kontrol ettiği alanın ne derecede büyük olduğu, hâlâ aşılamayacak derecede geniş olduğu her geçen gün biraz daha anlaşılıyor.

Türkiye'de devlet denilen varlığın, devletin kontrol ettiği alanın ne derecede büyük olduğu, hâlâ aşılamayacak derecede geniş olduğu her geçen gün biraz daha anlaşılıyor. Yargıdan laiklik konusunda çıkan kararı da bu açıdan ele alıp değerlendirmekte yarar var. Kuşkusuz yargı bağımsız. Ne var ki, yargıyı oluşturan bilincin devletin içselleştirdiği değerlerden arınmış olduğunu söylemek ne derecede mümkün, onu bilmem. Çünkü, eninde sonunda, o kişi o makama belli bir eğitimden geçerek geliyor. Eğitimse belli bir ideolojinin toplumsal ve zihinsel hale gelmesinin en önemli aracı.
Böyle 'okuyunca' devletin her şeyi denetimi altında tutmak gibi bir tutkusunun olduğunu görmemek olanaksız. Bu, biraz da devletin, Türkiye'de, Fransız bir gelenekle kurulmuş olmasından kaynaklanıyor. Çoklukla bizde unutulan bir husus bu. Zaman zaman 'Jakoben' denilen bir geçmişe yapılan olumsuz bir atıf yok değil. Fakat onun da içsel anlamını yeterince bilmiyoruz. Halbuki, o Jakoben denilen geçmiş ve bilinç özünde devrimci bir gelenek barındırıyor. Gerçekten de 1839 sonrasının Türkiye'de devrimci bir tepkiye ve reflekse sahip olduğunu, 1923 sonrasında bunun büsbütün böyle olduğunu unutmamak gerek. Bu tepki ve refleks zaman içinde (bir bilgi sosyolojisi sorunu olarak) tutuculaşmış olabilir, ama daima oradadır. Sorun da zaten 'daima orada' duran bir geleneğin tutuculaşmasından kaynaklanıyor.
Bu, Fransa'da da böyle. AB'ye karşı çıkış, o anayasanın yeterinde devrimci bulunmamasından, muhafazakârlar ve liberaller tarafından hazırlanmış olmasından kaynaklanıyor. Jakoben duyarlılık önce çıkıyor ve
anayasayı reddediyor. Aynı şekilde, bu ülkenin gitgide kendi içine kapanması, neredeyse ırkçılığa varan yoğun bir milliyetçilik geliştirmesi de gene 1789 ve sonrasının genleriyle açıklanabilir. Buna, nihayet, laiklik konusundaki tedirginliği eklemek mümkün. Bu ışıkta Türkiye ile Fransa arasındaki benzerliği görmemek olanaksız.
Türkiye'de bu durum din ve laiklik söz konusu olduğunda büsbütün somutlaşıyor. (Buna bir de Kürt konusunu eklemek gerek.) Fakat, şu ayrıntıyla: Sünni İslam devletin resmi dini idi, Osmanlı'da. Bugün de öyle. Devlet bundan taviz verme geleneğini, Kemalist dönemde ortaya çıkan Alevi desteğine rağmen düşünmedi. Tam tersine Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla, uyguladığı din dersi politikasıyla, imam-hatip okullarıyla, Kuran kurslarıyla bu süreci yaygınlaştırdı, neredeyse kemikleştirdi. Belki bu, devlet denilen mekanizmasının içinde yer alan odaklar arasındaki gerilime rağmen devam ettirildi. Orduyla siyasetin arası bu nedenle hiç düzelmedi. Fakat, bu 'çıkmaz'dan kurtulmanın yolunun başka bir anlayıştan, bir demokratikleşmeden geçtiği de algılanamadı. Tersine yeri geldiğinde ordu da din zeminini kullandı.
Devlet şimdi üretilen bu anlayışın belli bir ağırlık kazanmasının ardından, İslam'ın ciddi biçimde siyasallaşıp, Türkiye'deki tek siyaset unsuru olmasından sonra bu defa da laikliğe aynı kıskançlıkla sahip çıkıyor. Laikliği, ön açıcı, genişletici bir kavram olarak görmekten ziyade, daraltıcı bir kavram olarak değerlendiriyor. Bunu hemen laikliğin türbana izin verip vermemesiyle bağlamak gerekmez. Türbanı bu anlamda tartışmanın dışında özel bir durum olarak görmek de yanlış değil. Asıl mesele işin düşünce açıklama özgürlüğüne kadar gelip dayanması. Bu da sadece Eygi hadisesiyle değil, yeni TCK ile de kendisini gösteren bir husus.
Kısacası, hâlâ her yerde hazır ve nazır bir devlet var ve bunun dinsel karakter taşıyan bir muhakeme olduğunu ne o görüyor ne de toplum.