'Benim düşmanım kötüdür...'

'Yurtta sulh cihanda sulh' yaklaşımının bir parça 'Beni sokmayan yılan bin yaşasın' anlayışıyla örtüştüğünü söylemiştim çarşamba günkü yazımda.

'Yurtta sulh cihanda sulh' yaklaşımının bir parça 'Beni sokmayan yılan bin yaşasın' anlayışıyla örtüştüğünü söylemiştim çarşamba günkü yazımda. Bunun zihinlerin derinliğine işlediğini ve klasik 'devlet refleksini' meydana getirdiğini düşünmek gerekir. Devlet refleksi ise, Türkiye'nin bir 'dış tehdit' altında bulunduğuna inanılmasıdır. İkinci özelliğiniyse bu olgunun Türkiye'nin Batı'yı suçlaması gelir. Nedeni açıktır o suçlamanın: Batı, Türkiye'nin düşman olarak seçtiği, gördüğü kişileri düşman olarak tanımıyor. Onların serpilip gelişmesine yol açıyor.
İstanbul patlamalarının hemen ertesinde yapılan ilk açıklamalar bu duyguyu bütün çıplaklığıyla yansıtıyordu. Örneğin Cemil Çiçek, Batı'nın
bize başsağlığı mesajı göndereceği yerde tedbir alması gerektiğinden söz ediyordu. Başbakan da bu açıklamalara katıldı.
Böyle bir anlayışın ortaya çıkmasında iki çok önemli olgu var. Bunların ilki 'tehdit' kavramı. Daha önce yazdığım yazılarda, Türkiye'nin, mesela Amerika'daki gibi bir tehdit algılaması içinde bulunmadığını söylemiştim. Acaba şimdi söylediklerim bununla çelişiyor mu? Bence hayır. Ayrıca bunun çok önemli bir ayrıma tekabül ettiğini sanıyorum ki o da şu: Amerika'da 'gelecekler, bizi yok edecekler' söylem ve algılaması topluma yöneliktir. Toplumda, teker teker her bireyi kapsar bu tehdit. Oysa Türkiye'deki tehdit söyleminin özünü toplum değil devlet oluşturur. Bu, toplumu tehditten soyutlayan, bireyi ve toplumu devletin tehdide karşı korunması için hazırlıklı olmaya çağıran bir şeydir. Yani, bireyler kalacak, onlara bir şey olmayacak fakat devlet oluşumlardan zarar görebilecektir.
İkincisi, bu algılama daima 'devletin düşmanı' kavramını oluşturur. O düşman da 'bölücülük'tür. Bizde ortaya çıkan düşman kavramı bu olgunun etrafında biçimlenir. Birileri devleti bölecektir. Bu, bir zamanlar komünizmdi, sonra Kürtçülük oldu, şimdi de bir kez daha irtica olarak biçimleniyor. Batı ise şöyle veya böyle bütün bu kötülüklerin kaynağıdır, anasıdır. Bu bağlamda yönetimin ilk açıklamalarda Batı'yı suçlaması anlaşılabilir bir şey. Çünkü, yönetim için tanımlanmış bir düşman var: bu kısa bir süre öncesine kadar (tabii şimdi de) PKK'ydı. Son zamanlardaysa KADEK olarak tanımlanıyor. Bu nedenle hükümetin 'Batı gerekli önlemi almadı' suçlaması, 'Batı KADEK'i tanımadı' demekti. Yani, 'Batı, bizim düşmanımızı düşman olarak görmedi' anlamına geliyordu. (Bu tepkinin altında belki İslamcı tonlamalara sahip bir yönetimin İslamcı kökenli bir olayı saklama çabası da vardı.)
Buradan çıkarılacak çok ciddi bir sonuç var: İstanbul saldırılarıyla ilgili bu yazılarda sürekli olarak bir 'tecrit', (soyutlama, içe kapanma) tutumundan söz ettim. Tecrit, Türkiye'de, gelir demokraside düğümlenir. Türkiye, kaynağı, kökeni ne olursa olsun her türden sıra dışı olayı demokratik hakları biraz daha kısıtlamanın bir aracı olarak kullanır.
'Klasik devlet refleksi' diye tanımladığım olgunun son aşamasını bu meydana getirir. Bunların hepsi zihniyet genetiğinin bir parçasıdır. Birer zihniyet DNA'sıdır bunlar. Aşılmaları çok zordur. Bırakın aşılabilmelerini ilk fırsatta kendilerini gösterir. Önce Erdoğan'ın, ardından İstanbul Emniyet Müdürü'nün vakit yitirmeden basını suçlaması bunun somut göstergesidir.
Ama olayların gelişimi bunların tümünün boş olduğunu gösterdi. 'Algılanan düşman' değil başka unsurların işin içinde olduğunu kanıtladı. Bu, Türkiye, esnek, akılcı ve dünyayla tümleşmeyi öngören bir dış siyasete geçmelidir anlamına gelir. Bu musibet böyle bir nasihate evla mıdır bilmem ama sonuç bu!