Bilinç bulanıklığı ve AB

Avrupa Birliği konusunda Türkiye hâlâ bir kafa karışıklığı yaşıyor.

Avrupa Birliği konusunda Türkiye hâlâ bir kafa karışıklığı yaşıyor. Her ne kadar toplumun çok büyük bir bölümü bu kuruluşa katılmaktan yanaysa da kafa karışıklığı kendisini özellikle iç politikanın yapılanmasında ve kademelenmesinde gösteriyor. Türkiye'nin geleneksel politika üretim araçları, süreçleri ve aktörleri şimdi AB konusundaki tutumlarına göre yeniden pozisyon belirler ve sıralanırken bu durum daha bir netlik kazanıyor. Örneğin basına yansıyanlardan öğrendiğimize göre ordu tavrını son AB genişleme sürecinin öngördüğü gelişmelere üç temel noktada itiraz sergileyerek somutlaştırdı. Öte yandan bu ayın sonuna doğru ordunun yeni bir açıklama yaparak AB'ye karşı olmadığını kesin bir dille belirteceğini de öğreniyoruz. Kaldı ki, ordu bunu daha önce de dile getirdi. Fakat, her şeye rağmen kendisini dışavuran bir iç çelişkisinden, gizli veya açık tedirginlikten söz edilebilir.
Bu durum hükümet düzeyinde de başka bir görüntü içinde devam ediyor. Hükümet, gerekli yasal düzenlemeleri bir an önce yapmaktan yana olduğunu her fırsatta vurguluyor. Bunda içten olduğuna inanmamak için bir neden görünmüyor. Çünkü, hükümet 'geleneksel iç politika kademelenmesinde' bugüne kadar tarihsel olarak yaşanan ve yerine iyice oturmuş olan yanlış sırayı bozmak istiyor. AB'nin öngördüğü yasal düzenlemeleri kendisini ve iktidarını somutlaştıracak demokratik bir açılım, bir olanak şeklinde değerlendiriyor. Bu, doğru ve haklı bir yaklaşım. Ne var ki, bu hükümetin böyle bir anlayışla AB yasalarını çıkarması ve o kuruluşa bir an önce katılmayı zorlaması AB'nin bir mantık, bir yaklaşım olarak benimsendiğini göstermiyor. Bu, tıpkı ordunun AB'yle olan ilişkisi gibi daha çok biçimsel ama ondan da öte 'işlevsel' bir yaklaşım. Bir mekanik anlayışa dayanıyor ve bir çıkar düşüncesinden türüyor.
Bu tutumu, hükümetin bir yandan AB yasalarına hâkimlerin itibar etmemesinden yakınırken diğer taraftan azınlıkların malvarlıklarına dönük uygulamaların engellenmesi için yayımladığı genelgede, birbiriyle çelişen bu iki tavrın eşzamanlılığında görmek de mümkün. Mesele işlev olunca inanmak da inandırmak da ancak bir yere kadar.
Aynı yaklaşım halk nezdinde daha farklı bir yerde değil, ne yazık ki!
Türk halkının neredeyse yüzde 80'i AB'ye girmekten yana. İnsanların bir an önce AB'ye girmek isteyişleri hiçbir tereddüt duygusu yansıtmıyor. Ne var ki, gençliğinin yüzde 80'inin, bu yıl İstanbul'a göçecek olan 500 bin kişinin yüzde 40'ının bir daha geriye dönmemek üzere yurtdışına gitmek istediği bir ülkede AB'ye dönük bu talep ve beklentinin bütünüyle işlevsel olduğu bir mızraktır ve onu içine sığdıracak bir çuval bulmak olanaksızdır.
Aynı halkın, dilinden bilincine kadar ne kadar AB'yle ters düşen bir anlayış içinde bulunduğu, Avrupa ve Avrupalı kavramına ne kadar güvendiği ayrıca sorgulanacak bir şeydir.
Bütün bunlar şunu gösteriyor: Türkiye'yle AB arasındaki ilişki henüz bir 'içsellik' ilişkisi değil. Bir çıkar, bir işlev ilişkisi. Dolayısıyla da mekanik bir mantığa sahip. Türkiye, AB'yi bir kavram, bir değer olarak benimsediği için istemiyor. O nedenle de farkında olmadığı iç çelişkileri yaşıyor. Oysa ancak Avrupa'yı bir yordam (etos) olarak içselleştirdiği zaman Türkiye ona dönük, daha doğrusu ona yansıttığı, yüklediği fakat özünde kendisine ait olan paranoyalardan ve diğer kısıtlamalardan kurtulacak.
Bunu sağlayacak olan demokrasi bilinci, onun sindirilmesidir. Ancak bu bilince erdikten sonra Türkiye'de aktörler ve özneler AB konusunda içe ve dışa dönük farklı söylemlerden kurtulabilir, iç çelişkilerinden arınabilir.