Bir 'adam' ölünce...

Herkes ölür. Bunda şaşacak bir şey yok. Fakat bazılarının ölümü gökyüzünü ikiye yarar. Çünkü, onlar gerçek anlamda insan olanlardır.</br>Zor şeydir insan olmak.

Herkes ölür. Bunda şaşacak bir şey yok. Fakat bazılarının ölümü gökyüzünü ikiye yarar. Çünkü, onlar gerçek anlamda insan olanlardır.
Zor şeydir insan olmak. İnsanı insan yapan değerlere sahip olacaksınız, önce. Ama bu neye yeter? Onları belli bir toplumsallık içinde ileteceksiniz, paylaşacaksınız ötekilerle. Bırakın kendi dışınızdaki dünyayı, kendinize karşı bile yanlış yapmayacaksınız. Sonra hayatı yaşamak var. O da ne kadar zor: süslenme anlamında değil de kendiniz olmak anlamında 'şık' olacaksınız. Estetiği, inceliği bir varoluş biçimi diye benimseyeceksiniz. Dünyanın birçok değerini 'kullanmayı' bir yaşama biçimi haline getireceksiniz. Hayata olumlulukla, umutla bakmak, onu belli bir sevinçle yaşamak, onun tadına varmak, bunu incelikle, duyarlılıkla sürdürmek, çevrenizdekilerle paylaşmak gerek. Sonra merak: ilgi duymak, içinde yaşanan dünyanın değişiminden ürkmemek, tersine o değişimin bir parçası olmaya çalışmak. Kısacası dünyayı solumak... Bunu, güzel, yakışıklı, pırıltılı bir insan olarak yaşamak. Ve soluk soluğa hayatın mücadelesi içinde olmak. Onu yenmenin şehvetini duymak!.. Avukatlığı sadece hukuk adına yapmanın onuruyla yürümek...
Gerçekten de herkes ölür ama bazı ölümler acının acısıdır. Genç bir insanın ölümü bunların en kötüsüdür. Ama, genç kim? Bazıları henüz 30'unda yaşlıdır. Yahya Kemal, 'Teşrinlerin bu hüznü geçer ta iliklere/anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere' diye yazdığında henüz 30'lu yaşlarındaydı. Ziya Osman öyle, Cahit Sıtkı öyle, hatta Necatigil öyle. Oysa Nâzım Hikmet, ömrünün sonuna doğru 'Havana Röportajı'nı, 'Saman Sarısı'nı yazıyordu.
O nedenle, bazıları, 70'inde de gençtir. Hâlâ gençliğin her şeye aç ve açık ilgisi, her şeyden mutlu olan coşkusu içindedir. İşte onların ölümünde yaş bir şeyi değiştirmez. O bir gencin ölümüdür ve insanın yüreği sızlar.
Sonra, o tür insanlardan geriye anılar, serpintiler kalır. Çocukluğun bir günüdür. Bir yaz sabahıdır. Herkes genç ve güzeldir. Etrafta martılar uçuşmaktadır. Uzakta beyaz bulutlar vardır. Şimdi kirlenip köhneyen kentin sokaklarından henüz denize girilmektedir. O adam sizin o yaştaki arkadaşınızdır. Dünyayı renkli bir bilya gibi avucunuza koymaktadır.
İlkokula başlamışsınızdır, sırtınızda onun aldığı çanta vardır. Deli gibi okuyan bir çocuksunuzdur. Bir mektup yazmışsınızdır, o uzak kente dünyanın kitabını bir çırpıda göndermiştir. Sonra çoğu 1950'lerde alınıp imzalanmış kendi kitaplarını size devretmiştir. Ergin olmaya başlamışsınızdır, sırdaşınız olmuştur. Sonra büyüdüğünüzü belirtmek için size en büyük armağanı verir: kendi sırlarını size teslim etmiştir. Kötü ve zor gününüzü onunla aşmaktasınızdır. Sadece onun 'orada' olduğunu bilmek hayata karşı gücünüzdür. Ona baktıkça yaşınızı, yaşlandığınızı unutursunuz. Adam, gücünüz kadar umudunuz olur. Ağır kalp ameliyatından çıkmış, henüz yoğun bakımda olduğunu sandığınız adamı pırıl pırıl tıraşıyla ve bıçak gibi karşınızda görünce ölümün yeryüzünden silindiğini düşünürsünüz.
Ama, o, arada bir, hayatın bütün ayrıntısını çekip çevirirken anımsar ve 'Gece gelen telgraf' der 'Dört heceden ibaretti: vefat etti!..' Sonra bir sabah telefon çalar ve size o adamın beş dakikada çekip gittiğini söyler. Gerçekten hayat dört heceden ibaretmiş dersiniz. Her şey ona yakışır bir biçimde olup bitmiştir.
Ansızın, bu insanın dayınız olmasının onun en yakın arkadaşınız olmasından daha önemli olmadığını düşünürsünüz. O yeryüzünde olması gereken insanlardandır sadece...
Her şey silinmiş, bembeyaz bir bulut olmuştur ve havada incecik bir lavanta kokusu kalmıştır...