Bir 'hain' ve bir 'hüzün'

Tarihin belli dönemlerinde belli şahsiyetleri 'hain' diye yargılaması neredeyse vukuat-ı adiyedendir. Bütün tarihsel şiddet dönemleri kendilerinden olmayanları bu şekilde nitelendirmekten bir an için olsun geri durmaz.

Tarihin belli dönemlerinde belli şahsiyetleri 'hain' diye yargılaması neredeyse vukuat-ı adiyedendir. Bütün tarihsel şiddet dönemleri kendilerinden olmayanları bu şekilde nitelendirmekten bir an için olsun geri durmaz. Hain diye tanımlananların bir bölümüne sonradan iade-i itibarda bulunulur. Fransa kralının başına bu akıbet geldi. Bildiğim kadarıyla Stalin'in göstermelik Moskova mahkemelerinin mahkûm ettiği Lenin kuşağı devrimcileri de sonradan bu encamı yaşayıp aklandılar.
Moskova davalarına benzer, diktatoryal dönemlerin getirdiği yargıların zaman içinde aşılması daha kolaydır da, tarihin gelişme yönünde yer almayanların sonradan bağışlanması daha zordur. Vahdettin konusundaki çelişkiler de buradan kaynaklanıyor.
Türkiye'de bir kesim inanır ki, Abdülhamid, 'han'lığa yerden göğe kadar layıktır ve tarih tarafından hakkı yenilmiş birisidir. 'Kızıl Sultan' unvanı o nedenle kendisine layık görülmüştür. Gene aynı kesim aynı şiddette inanır ki, Vahdettin de tarihin doğru kaydetmediği birisidir. Bu kesim, Osmanlı'nın nahak yere ortadan kaldırıldığını düşünen, hiç değilse Osmanlı sonrası dönemin o tarihe yeterince saygı göstermediğine iman etmiş bir kesimdir. Bu değerlendirmenin içinde doğruluk payı vardır. Ama Sultan Vahdettin'in de Abdülhamid'in de spekülatif, ideolojik tarih yaklaşımının dışında yeterince değerlendirilmediğini düşünmek için elimizde yeterince gösterge yok. Her iki dönem de çok güçlü analizlerle yazılmış ve bu şahsiyetler tarihteki 'doğru' yerlerini bulmuştur. Ötesi politikadır.
Burada Abdülhamid ile son Osmanlı sultanı arasındaki çok önemli bir farka dikkat çekmek gerek. Vahdettin, Abdülhamid'le hiçbir manada mukayese edilecek bir yönetici değildir; olamamıştır da. II. Abdülhamid, tartışma götürmez 'kızıl' yanına karşın Osmanlı reform dönüşümünün, ona karşı olmakla birlikte, en önemli kimliğidir. Hangi toplumsal parametreyle ele alınırsa alınsın Abdülhamid gelmiş geçmiş en büyük yöneticilerden birisidir.
Vahdettin ise sadece şahsiyetinin zaafları nedeniyle değil aynı zamanda tarihin kritik bir dönemecinde oynadığı kadar oynamadığı rolle de mahkûm edilmiştir. Bu onun 'hain' olmasını gerektirir mi? Bütünüyle politik bir metin olan 'Nutuk' okunduğunda dahi Atatürk'ün onu neden hain diye nitelendirdiğini anlatan satırlar açıktır ve bunlar şimdi tartışmaya dahil edilmeye çalışıldığı üzere onun 'çalıp çırpmasıyla' ilgili değildir. Bu, Osmanlı sultanının içinde bulunduğu durumu algılayamamasından, çıkış umudu görmemesinden ve çare diye de o dönemde reddedilmiş bir modeli benimsemesinden kaynaklanır.
Kaldı ki, onun 'cebin'liği bugünün yargısı değildir. Halide Edip'in ilk kez İngilizce yazdığı ve sonra da berbat bir Türkçeyle anadiline çevirdiği 'Türk'ün Ateşle İmtihanı' isimli kitabında daha o tarihlerde halkın, üstelik de yeni bir savaşa çok gönülsüz olan halkın padişahı hain anlamına gelecek bir mantıkla değerlendirdiği açıkça yazılmıştır.
Dolayısıyla buradaki tartışma aşılacak bir olgu değildir. Bir tarihsel pozisyon meselesidir. Tarih, Vahdettin'in tercihi yönünde kopmamıştır, o da bu sonuca maruz kalmıştır. Yani, Danton'la Robespierre arasındakine benzer bir görüş ayrılığı değildir Vahdettin'le Kemalistler arasındaki çelişki. İşin içinde açık veya kapalı bir işbirlikçilik vardır. Bu itibarla da Osmanlıcıların iddialarını bu son padişah üstünden kurmaları sonuç almaya yetmez. Aksine doğrularını da yanlışlamaya yol açar. Üstelik, bu, Atatürk'le Vahdettin arasında çeşitli zamanlarda, biçim ve şartlarda tezahür eden ilişkilere rağmen böyledir.
O zaman geriye Ecevit'in çıkışını da ahir ömrünün hazin, hatta zavallı bir siyasi hamlesi diye görmekten başka bir şey kalmıyor.