Biz bize benzemesek

Gerek Colin Powell'ın Türkiye'yi ziyareti, gerekse Amerikan araç ve gereçlerinin Habur'dan geçirilerek Irak'a indirilmesi, Türkiye'nin kendisiyle ilgili yeni yorumlar yapması için büyük bir fırsat.

Gerek Colin Powell'ın Türkiye'yi ziyareti, gerekse Amerikan araç ve gereçlerinin Habur'dan geçirilerek Irak'a indirilmesi, Türkiye'nin kendisiyle ilgili yeni yorumlar yapması için büyük bir fırsat.
Önce şunu belirteyim: Türkiye'de, bir genel yaklaşım olarak, kimse ülkenin dışa dönük önemi hakkında olumlu bir tavır içinde olmaz. Türkiye, insanların ülkeden çok devleti sevdikleri ve önemsedikleri, kendilerini ve toplumu her zaman şiddetle ve daima olumsuzlayarak eleştirdikleri bir ülkedir. Çocukluktan beri asla 'olumlama' üstüne kurulmamış bir kültürden yetiştiğimiz için, daima eleştirildiğimiz, suçlandığımız ve hatta cezalandırıldığımız, hiçbir zaman övülüp, okşanıp, ödüllendirilmediğimiz için kendi dışımızdaki insanlara ve örgütlere de aynı duygularla yaklaşıyoruz. Bu geniş ölçüde özgüven(ler)imizi sarsıyor. Sonra hayata bakarken bizi olumlu değil olumsuz insanlar haline getiriyor. Bir işe başlarken olumlu değil olumsuz muhakemeler içinde kalmaya zorluyor bizi. Bunda içinde bulunduğumuz Ortadoğu kültürlerinin de ayrıca bir payı var. Sonuç olarak, daima toplumu, insanları suçlayan, dışlayan bir davranışı benimsiyoruz.
Bu, siyasette de böyle. Bizim siyasal söylemimiz olumsuz bir söylem üstüne kurulmuştur. Yapıcı olmaktan çok yıkıcı olmayı içerir. Buna bağlı olarak da Türkiye'nin dünyada daima dışlandığını, yapayalnız olduğunu, bütün dünyanın bize kötülük yapmak istediğini düşünüp bunu bir strateji haline getiririz. 'Avantajımız' diye gördüğümüz şeyleri ise, bu kafanın esiri olduğumuzdan kendimize değil, mezarlıktan geçerken korkup ıslık çalmak gibi, başkalarına söyleriz, ama ona ne kadar inandığımız, gerçekten onu ne kadar öyle gördüğümüz çok şüphelidir. Tabii, hepsinin üstüne eklenecek bir diğer şey de 'zavallılık, ezilmişlik, harcanmışlık' kültürüdür. (Asıl bunun üstünde durmak gerek...)
Son olaylarda da bu ortaya çıktı. ABD'yle aramızda yaşanan ve bağımsız bir devlette cereyan etmesi gayet doğal olan şeyleri biz bir kıyamet senaryosu ve kendimizi şiddetle kınamanın bir aracı olarak gördük. Asıl tatminimizi bu mazoşist duyguyla yaşadık. ABD'nin artık bizi sonsuza kadar unutacağını, bunun sonumuzu hazırlayacağını varsaydık. Yeni kurulacak dünyanın (daha o dünyanın ne olduğunu bilmeden) dışında kalacağımızı düşünüp dövündük. Oysa böyle bir şey, hele uluslararası siyasette hiç mümkün değildi. Nitekim olmadı.
Ama biz bunu yeterince ne işin başında gördük ne de bugün görüyoruz.
'Harcanmışlık' kültüründen yetiştiğimiz için çaresiz olduğumuzu, özgüvenimiz bulunmadığı için yarınsız kaldığımızı, kendimizi suçlamayı âdet edindiğimiz için yanlış yaptığımızı varsayıyoruz. Böyle düşündüğümüz için de ortada dolaşan koşullara teslim oluyoruz. ABD araçlarını, reddedilmiş tezkereye rağmen Habur'dan geçirdik. Powell'la yaptığımız ve sonuçları açısından son derecede doğal olan, aslında ABD'nin kendi hatalarını tamir etmek niyetiyle attığı bir adımın sonucu olan şeyleri yere göğe koyamadık, bunları şimdi büyük bir kazanç olarak değerlendiriyoruz. Oysa değil. Çünkü, Türkiye o kazançlara zaten sahipti. Eğer ABD, Türkiye'yi ikna etmeden başka bir plan başlatmışsa o onun sorunudur. Savaşı kazansa bile sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaktır. Çünkü, bu savaş, baştan sona yanlıştır. Kim ne derse desin ABD insanlık suçu işlemeye doğru gitmektedir. Öte yandan Türkiye'nin ne gocunması gerekir ne de tedirgin olması. Çünkü, Yeni bir Irak, Türkiye'siz kurulamaz. Dünya, Türkiye'yi yok sayamaz. Herkes 100 metreyi koşar, birisi rekor kırar. Öteki meziyetlerinin yanında en önemli niteliği kişiliği ve özgüvendir.