Bunalımın büyüğü

Krizden başka bir şey konuşmadığımız bir başka dönemi yaşıyoruz. Aslında böylesi bir dönemden geçmediğimiz zaman parçası yakın tarihte yok denecek kadar az.

Krizden başka bir şey konuşmadığımız bir başka dönemi yaşıyoruz. Aslında böylesi bir dönemden geçmediğimiz zaman parçası yakın tarihte yok denecek kadar az. Kurumlaşmasını henüz tamamlamamış ve kurumları arasındaki görev ve işlev ayrımları henüz gerçekleştirmemiş bir ülke olduğumuzdan krizden kurtulmamızın olanağı da yok.
Bu siyasal yapının dokusundan kaynaklanan krizleri konuşurken aslında toplumsal yapının yaşadığı krizleriyse neredeyse bütünüyle gözden kaçırıyoruz. Belli kesimlerin son 20 yılda içine girdiği hedonizm nedeniyle zaten görme yeteneğini yitirdiği, ilgili çevrelerin de bir çözüm üretemeyeceğini bildiği için yok sayıp halının altına süpürdüğü bu bunalımlar Türkiye'nin bugününe de yakın geleceğine de ipotek koyacak cinsten.
Onların başında eğitim geliyor. Eğitimin iç ve yan sorunları geliyor.
Geçen hafta ilköğretim düzeyinde yapılan bir araştırmanın sonuçları Radikal'de yayımlandı (27 Nisan 2003).
Boğaziçi Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Yavuz Akpınar'ın 14 kentte 8. sınıfta okuyan 1150 öğrenci üstünde yaptığı araştırmanın son derece ilginç sonuçları var. Bu sonuçların ilk grubu öğrencilerle bilgi teknolojileri arasındaki ilişkiyi gösteriyor. Buna göre, öğrencilerin yüzde 57'sinin evinde bilgisayar var; onların yüzde 44'ü internete bağlanabilir. Genele oranlandığında internet bağlantısına sahip öğrenci oranı 25'e düşüyor. Öğrenci kitlesinin yüzde 57'si internetten yardım almıyor. Yüzde 56'sı hiç internet sitesine girmiyor. 'Girenlerse en çok bilim, oyun ve magazin sitesini tercih ediyor'. Haber ve eğitim siteleri en az ilgiyi gören siteler.
Bunlar ülkemizin bilgi teknolojileriyle olan ilişkisi hakkında ipuçları veren bazı saptamalar. Dünyada en büyük kapitalin artık bilgi olduğu bir dönemde sahip olduğumuz düzey üstünde herhalde söylenecek çok şey var. Kaldı ki, kişisel gözlemlerimden internet kahvelerinin de ikili bir kısıtlama içinde olduğunu söyleyebilirim. Bunların bir bölümüne sadece erkek çocuklar gidebiliyor. Bu cinsiyetler arasında yeni ve çok önemli bir eşitsizlik kaynağı. Ne var ki, sadece olanak olarak. Oysa o kahvelere giden çocukların da oyun oynamaktan başka bir şey yapmadığına uzun boylu şahit olmuşumdur.
Araştırmanın ikinci bölümüyse daha dramatik sonuçlar veriyor.
Çocukların yüzde 6'sı son bir yılda hiç kitap okumamış. Yüzde 28'i, 1-2, yüzde 7'si 5, yüzde 31'i de 5'ten fazla kitap okumuş. Evet yılda en fazla beş kitap! Bu çocukların yüzde 3'ünün evine gazete alınmıyor, yüzde 21'inin evine bazen, yüzde 16'sının evineyse yalnız hafta sonları gazete giriyor.
Karşımızda böyle bir profil var. Kitap okumayan, eğitim sisteminin bu ilke etrafında kurulmadığı, skolastik bir anlayış içinde sadece ders kitaplarının izlendiği bir eğitim sistemine sahibiz. İlkokulda başlayan
'okumama' alışkanlığı hayat boyunca devam ediyor. Buna, son yapıtında Norman Mailer'ın Amerika düzeyinde bile itiraz ettiği ve televizyon izleyiciliğinden kaynaklanan konsantrasyon bozukluğunu ve benzeri kısıtlamaları eklersek karşı karşıya kaldığımız durumun korkunçluğu büsbütün ortaya çıkar. O zaman eleştirel düşünmenin, yaratıcılığın, özgün bir şey üretme çabasının, kapasite geliştiriminin nasıl gerçekleştirileceği başlı başına bir soruna dönüşüyor. Oysa eğitimin asıl amacı bunlardır.
Türk eğitim sisteminin derhal değişmesi gerekiyor. Çağa uyarlanması gerekiyor. Bu bir çırpıda ve her düzeyde yapılabilecek bir şey değil. Ama sadece okuma alışkanlığının kazanılmasını sağlamak bile başlı başına üstelik de tarihsel bir adımdır. İnternet bahanesinin arkasına sığınmanın da anlamı yoktur!