Çankaya savaşlarının içyüzü

Hükümetle Cumhurbaşkanlığı makamı arasında bir gerilimin devam ettiği anlaşılıyor. Neredeyse hangi yasa Çankaya'ya gönderilirse orada eleştiriliyor.

Hükümetle Cumhurbaşkanlığı makamı arasında bir gerilimin devam ettiği anlaşılıyor. Neredeyse hangi yasa Çankaya'ya gönderilirse orada eleştiriliyor. Hangi yasa haklı bir nedene dayanarak da olsa Çankaya'dan iade ediliyorsa Meclis'te bir kez daha 'aynen' kabul ediliyor. Parlamentonun adeta bir tek parti iktidarına sahip olması, iktidara denk bir muhalefet gücünün bulunmaması bu durumu doğuran sebeplerden birisi. Hal böyle olunca iktidar 'dediğim dedik' türünden bir uygulamada ısrar ediyor. Benim dikkatimi çekense şu...
Bazı yayın organları, başlangıçta, Cumhurbaşkanı'nı çeşitli nedenlerden ötürü eleştiriyordu. Sonradan ortaya başka bir görüntü çıktı ve aynı basın sağlam, sıkı bir muhalefet odağı olarak gördükleri, öyle 'temayüz' eden cumhurbaşkanlığı uygulamalarını bu defa desteklemeye, hiç değilse olumlamaya başladı.
Bu, kendi içinde sorunlu bir durum. Fakat, mesele onun çok ötesinde. Her şeyden önce karşı karşıya bulunduğumuz bu gerilim, Türkiye'de bitmez tükenmez 'yürütme' sorununa yeni bir sayfa açmaktan başka bir anlam taşımıyor. İşin kırılgan noktası da o zaten.
Biraz tarih bilgisiyle meseleye bakanlar, 1965-1971 arasında, o dönemin iktidarının, yani Süleyman Demirel'in yürütmeye karşı muhalefet ettiğine inandığı yargıdan dahi ne ölçüde şikâyetçi olduğunu anımsayacaktır. Demirel, yargı müdahalesinin yürütmenin elini kolunu bağladığına inanıyordu. Bu şikâyet o derecede etkili oldu ki, 12 Mart askeri müdahaleden sonra getirilen anayasa değişiklikleri yürütmeye ek bazı yetkiler tanıdı. 1982 Anayasası ise bütünüyle bu mantığa göre hazırlanmıştı. Korporatist ve devletçi bir anayasanın başka bir seçeneği olduğunu düşünmek de zordu. Nitekim bugün cumhurbaşkanlığının 'denetimi' belki işleri biraz geciktiriyor ama yürütme odaklı anayasanın sağladığı olanaklar bu sorunun mevzii kalmasına yol açıyor. Biraz gecikmeyle birlikte önerilen yasalar gerçekleşiyor. Kısacası, siyasal yapımız neredeyse yütütme fetişizmi denilen ve aslında 'bildiğini okumak' olan bir anlayıştan ve uygulamadan vazgeçmiyor.
Bu iş böyle mi olmalı? Belki öyle olmasını isteyenler vardır, ama ben o düşüncede değilim.
Bir ülkede demokrasinin mutlak bir çoğunluk olması veya mutlak bir çoğunluğa dayanması gerektiği görüşünün her zaman tehlikeli olduğu kanısını taşıyanlardanım. Tam tersine, sadece yürütmenin değil (onun mutlakiyeti büsbütün vahim) yasamanın da mümkün olduğu kadar çok denetlenebilmesi gerekir. Bu, sözü çok edilen 'milli irade' kavramıyla ters düşen bir yargı değildir; olamaz da. Çünkü, milli irade tek başına bir şey ifade etmez. Kaldı ki, egemenlikle birlikte ele alındığında onu da meydana getiren farklı katmanlar vardır: Rousseau'cu bir 'genel irade' kavramı ise bundan murat, o zaten aşılmıştır. Yok, 'halk iradesi' ise o da yeterince açımlanıp işlenmedikçe daha ziyade 'retorik' düzeyde kalır. Kısacası, denetlenmesi, milli iradenin bizde çok öne sürüldüğü üzere 'yokumsandığı' anlamına gelmez; bana kalırsa daha Tocqueville'ci bir bağlamda pekiştirilmesi anlamını taşır.
Benim, Türkiye'deki 'başkanlık sistemi' tartışmalarına dönük en önemli eleştirim de bu noktada biçimlenir. Parlamenter bir sistem içinde dahi bu tür sorunlar üreten bir yapının Amerikan türü bir 'denetim ve denge' yapısına sahip olmadıkça bambaşka ve daha koyu sorunlar doğuracağı besbellidir.
Bu durumda yapılacak şey belki bir kez daha iki düzeyli parlamento kavramını gündeme getirmektir. Belki Türkiye milletvekilliği denilen ve ne olduğu bir türlü ifade edilemeyen yapıyı bu anlamda değerlendirmektir.
Hani, malum, demokrasilerde çare tükenmez.