Çelişki mi, acemilik mi?

Hükümet Saddam'la savaşın eşiğine gelmiş bir dünyada ikili oynamakla, tavşana kaç, tazıya tut demekle suçlanıyor. Bir mantıkla bakılırsa doğru.

Hükümet Saddam'la savaşın eşiğine gelmiş bir dünyada ikili oynamakla, tavşana kaç, tazıya tut demekle suçlanıyor. Bir mantıkla bakılırsa doğru. Bir yanda ABD'ye üslerini açan bir hükümet var, diğer yanda bakanını, yanında 350 kişiyle Saddam'a ziyarete gönderen hükümet. Üstelik bakan, dünyanın sayılı diktatörlerinden birisini 'yiğit adam' filan gibi saçma sapan sözlerle okşuyor.
Bütün bunlar hükümetin beceriksizliği olarak görülebilir; zaten görülüyor da. Hükümetin iyi oturtulmuş bir uluslararası dış politika stratejisinin olmadığından söz edilebilir. Belki hepsinden daha vahimi, hükümetin dış politika konusunda izlediği ve çok tehlikeli olabilecek iki yaklaşımının bu işler üstündeki etkisidir.
İlki, öyle seziliyor ki, hükümetle bürokrasi, o arada da Dışişleri bürokrasisi arasında belli bir gerilim ve çatışma var. Daha geniş ve özgür bir yorum yapılırsa ve mevcut yasal yapı göz önünde bulundurulursa ordu bile bürokrasiye katılabilir, onun bir parçası olarak görülebilir. İşte o zaman işin boyutları değişiyor. Hükümetin en geniş anlamda bütün bir bürokrasiyle yaşadığı çelişki su yüzüne çıkıyor. O zaman hükümet kendisine göre bir politika izliyor, bürokrasi, sanki ondan ayrı ve bağımsızmış gibi başka bir telden çalıyor.
İkincisi, gerek Kıbrıs gerekse Irak konusunda hükümet, daha çok da bu belirttiğim nedenden ötürü, kendi bildiğince bir yaklaşım içine giriyor. Daha önce bu köşede yazdığım gibi, içeride yaşadığı tıkanıklıkları aşmak, kendisine farklı bir meşruiyet kazandırmak için dış politikada, tekrar edeyim, iç sürtüşmeleri göze alan yeni bir model arıyor. Fakat, galiba o nedenini tam da bilemediğimiz ama tam bir yumak olarak karşımıza gelen, çok uçlu yetersizlik sorunu bu yönden de elini kolunu bağlamış durumda.
İşbaşına gelir gelmez karşısında bulduğu AB meselesini hükümet ABD ile aşmaya çalıştı. O sırada gerek Kıbrıs, gerekse Irak konusunda ABD'yle tam bir uzlaşma politikası izliyordu. Aradan zaman geçip, sorunların öyle bir çırpıda çözülemeyeceğini görünce ve farklı ama her birisi diğerinden sert taşlara kafasını çarpınca şimdi ABD'yi de kapsayan yeni manevralar oluşturmaya koyuldu.
Yanlış mı?
Kuşkusuz yanlışlar var. Fakat bence kategorik ya da önkoşullu bakmamak gerekir. Çünkü iş çok kendisine özgü bir yapıya sahip ve o 'yapı' Türkiye'nin siyasal, uluslararası 'kader'iyle yakından ilgili.
Belki bu kadar keskin ve yakıcı olarak değil ama buna benzer gerilimlerle karşılaşmamış herhangi bir hükümet daha önce yok denebilir. Tarihin daha derinliklerine gitmeye gerek yok. Benzeri bir sürtüşmeyi yakın dönemdeki hükümetler de yaşadı. Onların en dramatik olanı Demirel'in 1965-71 yılları arasındaki yönetiminde ortaya çıktı.
O yıllarda Demirel, 'Morisson Süleyman' diye tanınıyordu. Amerika'nın adamı sayılıyordu. Gelin görün ki, aynı Demirel, yıllar sonra yakın çevresinin ve bizzat kendisinin vurgulayacağı gibi, Soğuk Savaş'ın olanca keskinliğiyle devam ettiği o günlerde, üç büyük sanayi tesisini Sovyetler Birliği'ne ihale etmekten çekinmedi. Aynı Demirel ABD'nin U2 casusu uçaklarının Türkiye üstünden uçuşlarını yasakladı. Amerika'nın haşhaş ekiminin yasaklanması yönündeki talebiniyse reddetti. Bütün bunların sonucu Demirel'e göre 12 Mart darbesiydi.
Sonuç şu: Türkiye, neredeyse sayısız nedenden ötürü 'çelişki'yi yaşamaya zorunlu. Önemli olan çelişki değil. Çelişki diye görülen şeyin arkasındaki niyet, tercih, yaklaşım ve ilke. Acemilikse hem ABD'yle hem Irak'la belli politikayı götürmek değil Saddam'a 'yiğit adam' denmeyeceğini bilmemektir.