Daralan sermaye ve AB krizi

Fransa ve Hollanda'da çıkan veto oylarının Türkiye'yi doğrudan, daha da önemlisi derinden, etkileyeceğini söyleyenlere başlangıçta kulak asılmamıştı.

Fransa ve Hollanda'da çıkan veto oylarının Türkiye'yi doğrudan, daha da önemlisi derinden, etkileyeceğini söyleyenlere başlangıçta kulak asılmamıştı. Hatta oylamanın hemen arkasından Dışişleri Bakanı'nın çıkıp 'Bu bizi etkilemez' deyişi gülünçtü. Aradan geçen zamanda basın da, diplomasi de olayın çok vahim olduğunu yavaş yavaş algılamaya başladı. Ne var ki, AB sorunu da doğrudan doğruya AB'nin kendi içinde her geçen gün biraz daha ağırlaşan bir krize dönüşüyor.
Naçizane bu köşede yazılan yazılarda dikkate getirilen hususlar da şimdi bu sürecin birer öğesi, parçası olarak büsbütün aydınlık kazanıyor. Kelime kelime üstünde durulmuş üç sorun farklı ağızlardan ifade ediliyor. Şöyle...
AB sorununun bir elitist demokrasi sorunu olduğu ve hayır oylarıyla bu yukarıdan bakan sürecin sonuna gelindiğine işaret etmiştik. Önceki gün Tony Blair şu açıklamayı yaptı: "Bugünkü kriz AB ülke başkanları arasında yaşanan bir uzlaşmazlık krizi değildir; doğrudan onları ilgilendiren hususlarda AB'li yöneticilerle AB halkları arasında bir uzlaşmazlık sorunudur." Blair, iddialarının doğru temellere yaslandığını ve bugünkü halin sürdürüleceğini açıkça ilan etti.
AB sürecinin bir kıta Avrupası'yla Ada Avrupası yani Britanya arasında yaşanan bir sorun olduğunu vurgulamıştık. Bu işin bu noktadan daha da ileriye gideceğine birçok kez değinmiştik. Şimdi bütün Avrupa basını İngiltere'yle Fransa arasında çok ciddi boyutlara ulaşan bugünkü gerilimin daha da yaygınlaşacağını belirtiyor. Diğer nedenler arasında önümüzdeki sürede başkanlığı devralacak İngiltere'nin Fransa tarafından her yoldan engellenmek isteyeceği açıkça tartışılıyor. AB'nin bundan sonra nasıl genişleyeceği bir yana yoluna nasıl devam edeceği yakıcı bir soru.
AB'nin karşılaştığı 'hayır' sonucunun ekonomik planda bakıldığı zaman küreselleşmenin birinci dalgasını ve Soğuk Savaş sonrası dönemi bitirdiğini öne sürmüştük. Tony Blair, bugünkü meselenin halkların korkularından kaynaklandığını şimdi açıkça ilan ediyor. Bu, diyor, küreselleşme korkusunun yarattığı, dayattığı bir sonuçtur. Buna sosyal devlet sisteminin erimesinden kaynaklanan korkular eklenmeli. Bu çıkmazlar aşılmadıkça AB'nin daha fazla gelişemeyeceğini (bırakınız genişlemesini) öne sürüyor.
Bütün bunlar AB'nin ciddi bir kavşağa geldiğini gösteriyor. AB, bugünkü halde ölmüştür. Son zirveyle birlikte bu ölüm kabul edilmiştir. Şimdi sorun bu durumun aşılması veya aşılamamasıdır. Kısa sürede aşılacağını gösteren herhangi bir gösterge de yok ortada. Şimdi bir başka yorum geliştirmeye çalışalım: buraya gelineceği bilinmiyor muydu ve bu durumun ortaya çıkmasını hazırlayan başka bir neden acaba söz konusu mudur?
Bu son sorudan başlayacak olursak, AB'nin bugünkü sıkışmışlığını bir küresel sermaye problemi olarak değerlendirmek yanlış değil. Son 25 yılda önemli ölçüde genişleyen ve hareketlilik kazanan küresel sermaye şu anda yeni bir hamleyle daha ileriye gidecek ölçüde bir etkinliğe sahip değil. AB'nin genişlemeden korkmasının dipteki nedeni bu. Çünkü son çeyrek yüzyıl egemen sınıflar lehine ciddi bir kaynak aktarımı yarattı. Bu, bir iç genişleme dönemiydi. Sermayenin büyüme dönemlerinde kaynak transferleri yapılırken bile belli kesimlere verecek bir sus payı mevcuttur. Oysa bugün o imkân kalmadı ve daralma, ona bağlı olarak da tepki ortaya çıktı. Bunu aşacak herhangi bir fırsat görünmediğinden içe dönüş ve kapanma başladı.
Uzunca bir süre de devam edecektir ama cuma günü değinmek istediğim bazı şartlarla.