Değişimin değişmesi

Son günlerde iki tartışma iç içe geçti. Her iki tartışmada da ordu ve AB, söylemin özü durumunda.

Son günlerde iki tartışma iç içe geçti. Her iki tartışmada da ordu ve AB, söylemin özü durumunda. Ama her böylesi durumda olduğu üzere iş onunla sınırlı kalmıyor, hemen onun bir adım ötesine ve çok daha esaslı bir meseleye sıçrıyor.
Bu düzlemde ordunun AB'yle olan ilişkisi başlı başına bir olgu. Ardında da Türkiye'nin AB'ye üyeliği bağlamında ordunun oynadığı rol geliyor.
Aslında yukarıda değindiğim, 'tartışmanın görünmeyen yüzü' o kadar karmaşık değil.
O bağlamda da ordunun toplumsal plandaki anlamı sorgulanıyor. Fakat, işler orada da kalmıyor. Gelip çok daha önemli bir noktaya dayanıyor: Türk modernleşmesinin toplumsal yapısı ve dinamiklerinin oluşturduğu tarihsel yapıyla bugünkü gerçeklik arasındaki ilişki. Çünkü bütün bu sorunlar o çerçevenin oluşturduğu kimlik ve kavramların bugüne uymamasından türüyor.
Bu, öyle bir çırpıda aşılacak bir sorun değil. Çünkü, toplumların tarihsel bileşkeleri zaman içinde oluştuğundan değişmeleri de önemli tortular bırakarak gerçekleşiyor. Türkiye Cumhuriyeti yeni bir yönetim biçimine ve toplum anlayışına neredeyse birkaç yılda geçmiş ve bunun, geçmişle olan bütün bağları kopardığı düşünülmüştü. Oysa sonradan anlaşıldı ki, hem sürdürülen yeni yapının bütün temel dinamikleri daha önceki dönemde mevcuttur hem de yeni sanılan yapının bütün temel yordamları bir önceki dönemden devralınmıştır. Bugün de buna benzer bir olguyla karşı karşıyayız. 'Yeni' bir anlayıştan söz ediliyor, fakat hem bu yeni anlayışın ne olduğuna hiç değinilmiyor hem de yeni dediğimiz şey biraz kurcalandıktan sonra görülüyor ki, bir temel ve değişmemesi istenen yapıdır.
O değişmemesi istenen yapı aslında bir şemsiye yapı. İçinde Kemalizm var, içinde Batılılaşma kaygısı var, laiklik var, ulus-devlet ve milliyetçilik var. Bunlar işin görünen ve telaffuz edilen kavramsal olguları. Fakat belki tümünden daha önemli bir şey ise hiç söz konusu edilmiyor. Bu anlayış belli bir kurgunun 'tarih üstü' olarak sunulması ve ona inanılması. Daha somut olarak söylemek gerekirse, Türk modernleşmesi ve onu hazırlayan dinamikler, gerek kurgusal olarak (Batılılaşma, laiklik, vb.) gerekse yöntem olarak (ordu etkinliği, siyasal ve devletçi seçkinlerin öncülüğü, vb.) hiç değişmesin isteniyor. Her şeyin aynı kalmasının talep edildiği bir durumda da ister istemez pratik, pragmatik anlayışlar değil çok daha katı bir anlayış kendisini gösteriyor. AB'ye üyelik bile bu anlamda sadece tarihsel gerçekliğiyle ele alınıyor. Güncellik söz konusu edilmiyor.
Bu katılığın bir adı var ki, o da muhafazakârlık.
Tarihsel olarak ilericilik niteliğini kazanmış bir düşüncenin zaman içinde nasıl olup da muhafazakârlığa dönüştüğü irdelenmesi gereken bir şey. Bir 'bilgi', daha doğrusu bir 'bilme biçimi', dünyayı tanımlama, alımla süreciyle ilgili bir sorun bu. Daha doğrusu felsefi bir sorun demek gerekiyor. Modernleşme gibi bir kavramın zaman içinde bu niteliği kazanması ise elbette çok şaşırtıcı ama, bu, gerçeğin özünü değiştirmeye yetmiyor.
Türkiye bugüne dek bu sorunun üstünde düşünmedi. Biz hâlâ tüm kavramları ve kurumları tarihsel kimlikleriyle tanımlıyoruz. Oysa zaman onların üstünden böyle bir tırpan geçiriyor. Öyle olunca da geleceğe dönük her şeyi geçmişe referansla ele alıyoruz. Ortaya çıkan son durumu kendi pratiği içinde tahlil etmediğimizden, 'Bunlar daha önce böyle değildi, şimdi ne oldu' diyoruz. 'Ne oldu' sorusunun ayrı bir önemi var ki, eğer onun üstünde düşünürsek hem bazı kurum ve kimliklerin neden tutuculaştığını bulacağız, hem de dönüşümleri daha sancısız gerçekleştireceğiz.