Demokrasi katliamı ve konferans

Tabii ki, bugüne başka bir yazı hazırlamıştım. Çarşamba günü kaldığım yerden devam edecektim ve şimdi süresiz olarak Boğaziçi Üniversitesi tarafından ertelenmiş olan...

Tabii ki, bugüne başka bir yazı hazırlamıştım. Çarşamba günü kaldığım yerden devam edecektim ve şimdi süresiz olarak Boğaziçi Üniversitesi tarafından ertelenmiş olan 'İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları' konulu konferansın 'bilimsel sorumluluk' noktası hakkında bazı husulara değinecektim. Ne var ki, olmadı. Olmadı derken bir başka ve garip şeyin olduğunu görmek lazım: konferansa gösterilen tepkiler ve akıbet! Bu durumda ne yazık ki, bir kez daha 'bilimsel sorumluluğun' değil 'demokrasinin' sorunları üstünde durmamız gerekiyor.
Şöyle düşünelim: bir kesim kendi içinde toplanıp bir konferans düzenlemeye karar veriyor. Üç üniversite bu karara destek oluyor. Üniversitelerden birisi konferansı düzenlemeyi kabul ediyor. Ardından baskı gruplarının tehditleri gelmeye başlıyor. Hükümet Sözcüsü ve Adalet Bakanı, parlamentoda dehşet saçan bir konuşma yapıyor ve konferansın devleti arkadan hançerlemek olduğunu belirtiyor. Zincirler boşanıyor ve Boğaziçi Üniversitesi konferansı erteliyor.
Bir kere Adalet Bakanı'nın konuşması bütünüyle bir demagojidir. Yükselen milliyetçiliği okşamak ve onun kabarttığı MHP dalgasını engellemek için atılmış bir adımdır. Buna tekrar geleceğiz!
Daha vahim olanı üniversitenin tepkisidir. Bir üniversite böyle bir kararı alamaz. Tam tersine hareket etmek zorundadır: Adalet Bakanı'nın açıklamasına karşı bir açıklama yapmak ve güvenlik önlemlerini almasını yetkili makamlardan istemek suretiyle bu toplantının yapılmasını sağlamak zorundadır. BÜ Rektörlük duyurusunda değinilen bilimsel özgürlük kavramından ben bunu anlarım.
Bu dönemde atılan diğer adımlar ise düşünce özgürlüğü ve akademik özgürlük açısından bir facia niteliği taşıyor: Valilik, bildirgeleri istiyor; içeriklerini görmek ve incelemek maksadıyla. Böyle bir şey olabilir mi? Bir akademik bildirinin, yazının, açıklamanın önceden incelenmesini düşünmek, buna tevessül etmek akıl almaz bir sansür değil midir? Dünya bu işe bütün gücüyle ve kurumlarıyla karşı çıkmayacak mıdır? Nitekim, daha şimdiden uluslararası kuruluşlar meseleye eğilmiş durumda.
Nedir bütün bu gelişmelere sebep? Konferansın 'belli bir kesim' tarafından düzenlenmiş olması. Evet, öyle! Çarşamba günü de yazmıştım. Demokratik çoğulculuk, çoğunluk demek değildir. Dileyen dilediği pozisyonu kendi dışında kapalı olarak alır. Diyaloji dediğimiz şey ondan sonra başlar. Nitekim, bu konferansın düzenlenmesi, bu konferansta açıklanan görüşler, Türkiye'nin pzosiyon almasını engelliyor mu? Engelleyebilir mi? Türkiye istediğini söyler ve savunur. Konferansta ileri sürülen görüşlere de dileyen katılır dileyen katılmaz. Ben böyle düşündüğüm için Türkiye sınırları içinde kimse başka bir şey söylemesin diyebilir mi, devlet?
İnsanın içini sıkan, bu kadarcık demokratik bilincin ortada bulunmaması. Üstelik bu demokratik bilinç eksikliğinin daha dramatik gelişmelere zemin hazırlar bir mahiyet göstermesi. Bu erteleme kararıyla birlikte, baskının, tehdidin, Türkiye'de işe yaradığı, işlevsel olduğu, sonuç aldığı görüldü, kanıtlandı. Şimdi o yükselen dalgayı kimse durduramayacak. Hükümet tarihinin en büyük hatalarından birisini yaptı; aynı tavrı sahiplenip savunarak MHP'nin güçlenme sürecini kendi lehine dönüştüreceğini sanırken tam tersine o gelişmeyi aleyhine hızlandırdı. Kendi altını oydu. Linç psikolojisini bir daha harekete geçirdi. Sokak artık durdurulamaz!
Demokrasi bu ülkede her defasından küllerinden doğmak zorunda mı olmalıdır?